Parti gruplarının olmadığı, milletvekillerinin tümünün bağımsız olduğu ama çok büyük çoğunluğunun “Liderliğe” bağlı olduğu, - aktif siyasal politika yaşamımın başladığı-  1970 Meclisi’nin, kesinlikle “dikensiz gül bahçesi” olmadığının canlı tanıklığını yapabilirim.

Politik anılarımı toparlama sürecinde olduğumdan, bu günlerde sıkça dönemin Meclis tutanaklarını tarıyorum. Aradan bunca yıl geçtikten sonra, daha değişik bir gözle tutanakları okudukça, tartışmaların ne kadar nitelikli olduğunu belirgin biçimde görüyorum. Nasıl da her konu didik didik edilirdi.

1964 – 1967 döneminden sonra 1970 Meclisi, Kıbrıs Türk Halkı’nın devletleşme sürecinde önemli bir aşamadır. O dönemde çok sayıda temel yasa yapıldı! Çok rahat biçimde o dönem Meclis tutanaklarından çokça yüksek lisans ve doktora çalışmaları yapılabileceğini söyleyebilirim. Elbette üniversiteler bunun ayırımına varabilirlerse!

Malûm! KKTC’nin yüksek eğitim kurumları olan KKTC üniversitelerinin, yasal zorunluk olarak bu topraklara ve bu halka yönelik araştırma yapma yükümlülüğü yoktur. Gelip geçen siyasal erkler buna gerek duymamış! Üniversiteler kendiliklerinden böylesi araştırmalar yapamazlar mıydı peki? Tabii ki yapabilirlerdi ve yapmalıydılar ama yapmadılar. En azından gereği gibi yapmadılar.. 

Neyse konu bu değil!   

ADA’DA İKİ DEVLET MEKANİZMASI,

İKİ YASAMA ORGANI, İKİ HUKUK SİSTEMİ

Kıbrıs (Rum) Hukukî Araştırmalar Derneği adını taşıyan bir kurum,  21 - 27 Nisan tarihleri arasında, Güney’de bir sempozyum düzenlemiş. “Kıbrıs Hukuku’nu Elenleştirmek” amacı taşıyan sempozyumun, bizde yansımaları oldu. Bu konuda yaptığım gündem dışı konuşmayı aktarmak istiyorum:

İSMAİL BOZKURT (Lâmaka) - Sayın Başkan, muhterem arkadaşlar?

Son günlerin aktüel bir konusu; Kıbrıs (Rum) Hukukî Araştırmalar Derneği’nin 21 - 27 Nisan tarihleri arasında düzenlediği sempozyumdur. Kamuoyuna aksettiği şekliyle bu sempozyum, Kıbrıs Hukuku’nu Elenleştirmek gayesiyle yapılmıştır. Hatta Kıbrıs Rum ileri gelenlerinden bazıları, on yıldan beri bu yönde epeyi adım attıklarını ilân etmekten geri kalmamışlardır.

Yunanlı ve Kıbrıs'lı Rum hukukçuların katıldığı sempozyumun ne netice verdiği veya vereceğini bilemiyoruz. Yalnız bildiğimiz bir şey vardır. Karşı taraf, bizim bu Adadaki varlığımızdan habersiz görünmektedir veya öyle görünmek istemektedir.

Sanki bu Ada’da biz yokmuşuz gibi!

Sanki bu Ada’da iki de facto devlet mekanizması yokmuş gibi!

Ve bu bilmemezlikle aramızdaki uçurum her gün biraz daha derinleşmekte, ayrılığımız biraz daha keskinleşmektedir. Akıllarınca tuttukları yol kendilerini her gün Enosis’e yaklaştırmaktadır.

Öyle ya, eğitimde Enosis oldu.

Sporda Enosis oldu.

Hukukta Enosis olmak yolundalar.

Geriye ne kalıyor? İktisadî ve onun peşinden de siyasî Enosis!

Bana kalırsa tuttukları yol dolayısıyla kendilerini alkışlarım. Çünkü gerçek niyetlerini her gün biraz daha çıplak gözle görmemizi sağlıyorlar ve saçma hayal âlemleriyle bizi gerçeklerle karşılaştırıyorlar.

Sayın Başkan, muhterem arkadaşlar;

Kıbrıs'ta iki yasama organı vardır. Bir gerçektir ki birbirleriyle ilişkisiz iki yasama organının mevcut olduğu bir ülkede, elbette ki hukuk da iki ayrı yönde gelişecektir. Kaldı ki bir tarafın niyeti açıkça ortaya çıktığına göre, diğer tarafın, yani bizim de niyetimizin ortaya çıkması gerekmektedir. Onlar hukuklarını Elenleştirmek çabasına giriştiklerine göre, biz de süratli bir şekilde hukukumuzu Türkleştirme faaliyetine girişmekle yükümlüyüz ve muhakkak gideceğiz.

Görünen köy kılavuz istemez. Bu bakımdan karşı tarafın tutumunu protesto etmek bile lüzumsuzdur. Onlar yapacaklar, biz de yapacağız. (Aynen günümüzdeki doğal gaz konusu gibi….) Ve bir gün gelecek aramızda uçurumlar değil, okyanuslar olacaktır. Dünya kamuoyu bunu bilsin, öğrensin yeter. Rumlar’ın bu hareketlerine karşı bu kürsüden dünyaya söylenecek tek bir söz vardır. Bu Ada’da iki devlet mekanizması ve iki yasama organı vardır. Eğer Kıbrıs'a Yunan Hukuku gelecekse Türk Hukuku ile beraber gelecektir. (DÖNEM: II Yıl 4 KIBRIS TÜRK YÖNETİMİ MECLİSİ ZABITLARI 22'nci Birleşim 3 MAYIS 1974, CUMA)

SONUÇ OLARAK

            Aktardığım tutanakların içeriği ile ilgili bir yorumda bulunacak değilim. Tutanaklar kendi kendilerini anlatıyorlar zaten!

Fazla söze ne hacet? Kafa aynı kafa, zihniyet aynı zihniyet, süreç aynı süreç!

            O dönemde fikirle zikir aynıydı, birbirini tamamlıyordu. Bugün de öyle değil mi?

Meclis konuşmamadan aktardığım şu alıntılar da günümüzün durum tesbiti gibi değil mi?

  • Aramızdaki uçurum her gün biraz daha derinleşmekte, ayrılığımız biraz daha keskinleşmektedir.
  • Gerçek niyetlerini her gün biraz daha çıplak gözle görmemizi sağlıyorlar ve saçma hayal âlemleriyle bizi gerçeklerle karşılaştırıyorlar.
  • Bir gün gelecek aramızda uçurumlar değil, okyanuslar olacaktır.