Politik anılarımı toparlamaya çalıştığım bugünlerde sık sık Meclis tutanaklarına da başvuruyorum. Benim de yer aldığım bu tutanaklarda çok ilginçlikler yakaladığımı söylemeliyim.  

Seçim elektriklenmesinin çok erken yoğunlaştığı günümüzde, anayasal kurumların “aralarında diyalog kurmaması/kuramaması,” “birbirlerine haber vermeden adım atması,” “birbirlerini dışlaması” gibi durumların, bu ülkenin yalnız günümüzdeki sorunu olmadığını tutanaklardan görebiliyorum.

Diğer yandan önümüzdeki KKTC Cumhurbaşkanlığı seçiminin, “bir başka seçim” olacağı konusunda, Kıbrıs Türk Halkı’nda (Mısır’daki Sağır Sultan’ın bile bildiği) genel ve yaygın bir algı var.  “Kıbrıs konusu” her seçimde seçim malzemesi yapıldı ama bu kez durum gerçekten de farklı! Tarihimizin hiçbir döneminde yüzde yüz farklı ve taban tabana zıt, birbirine karşıt ve birbiriyle bağdaşmayan iki görüşün çatıştığı bir seçim görülmedi.

Bunun çok önemli sonuçları olacağı kesin! Özellikle seçilecek Cumhurbaşkanı ile var olan (ya da erken bir seçimle gelecek) Meclis çoğunluğuna dayalı siyasal erk, bu seçimde yarışan iki karşıt görüşü temsil ediyorsa!

Neden peki sorusunun yanıtı aslında yalındır: Anayasal kurallar doğrultusunda yapılanmaya gidilmediği gibi, anayasal meşruiyete dokunmadan gelenekselleşmiş bir anlayış doğmadı da!

(Bu konuyu ele alırken, tartışmada falan ya da filan makamı/kurumu hedef almadığını belirteyim. Benim işim kişilerle değil, sistemle!)

DEMOKRASİLERDE İKİ MEŞRUİYET KONUSU

Demokrasinin iki temel meşruiyeti vardır:

  • Anayasal meşruiyet
  • Demokratik meşruiyet

Anayasal meşruiyetin dayanağı anayasal kurallar (hukuk), demokratik meşruiyetin dayanağı seçimdir ancak demokratik meşruiyet hiçbir biçimde anayasal/hukuksal meşruiyetin önüne geçemez. 

(Türkçe sözcükleri yeğlerim de ‘meşruiyet’ kavramını tam karşılayan birini bulamadım. ‘Yasallık’ en yakın anlamlısı ama bana göre tam karşılığı değil!)

KKTC Cumhurbaşkanı’nın, tek dereceli seçimle ve doğrudan seçmen tarafından seçilmesi, onun demokratik meşruiyetinin temelidir. Meclis çoğunluğunun istencini temsil eden Hükümet ise, anayasal/hukuksal meşruiyete sahiptir.

Elbette ki sorun basit değildir.

Ne uluslararası topluluğun seçilmiş KKTC Cumhurbaşkanı’nı Kıbrıs Türk Halkı’nın temsilcisi olarak görmesi, ne Cumhurbaşkanlığı makamının parlamenter sistem gereği olan anayasal sorumsuzluğu tümüyle göz ardı edilemez ama anayasal meşruiyete sahip olanların istenci de göz ardı edilemez, anayasal kurallar yok sayılamaz.

Bu durumda yapılması gereken, yasal düzenlemelerle -elbette ki Meclis istenciyle-  buna yönelik bir yapılanmayı -olabildiğince uzlaşma ile- gerçekleştirmekti ama ne yazık ki, bu güne kadar bu konuda bir şey yapılmadı, girişim de olmadı. Konu dalgalanmaya ve kişisel girişimlere bırakıldı.

 İlle öyle olmalıydı demiyorum ama bütün bu yoğun ve renkli süreçte, Rumlardaki Ulusal Konsey benzeri bir yapılanmanın çok tartışılıp gündeme getirildiğini, aktif politika yaşamım boyunca, içinde yer aldığım siyasal hareketin hep ve her zaman, Ulusal Konsey benzeri bir yapılanmayı savunduğunu, bu durum yakın geçmişe kadar sürdüğünü belirtmiş olayım.

Sorun İngilizler’in anayasal yaklaşımlarıyla da bir temele oturtulabilirdi.

İngiliz Anayasası’nın, yazılı tek metin olmadığı bilinir. Yazılı metinler yanında yazılı olmayan gelenekler de vardır. Yine de İngiliz anayasası, düzgün ve etkili bir biçimde yürütülmekte, herkes, her kurum da bunu bilmekte, kabullenmekte ve uygulamaktadır.

Bizde anayasal olarak hükümetin yetkili olduğu yürütmede, Cumhurbaşkanlığı’nın uluslararası topluluk bakımından nerde olacağı konusu, İngiliz anayasa anlayışı doğrultusunda -elbette ki yazılı anayasal kurallarla çelişmeyen- bir yere oturtulabilirdi. O da yapılmadı. Kendiliğinden bir gelenek de oluşmadı.

Bu konuda muhteşem (o günlerin Mustafa Kemal Paşa’sı) Atatürk ve Türk Kurtuluş Savaşı örneği de vardır.  Atatürk, savaşı Türkiye Büyük Millet Meclisi ile birlikte yürüttü. O kadar ki, dönemin hükümet sistemini, her konuda Meclis’in yetkili olması/yürütme ile yasamanın Meclis’te toplanması esasına dayalı, günümüzde yalnız İsviçre’de var olan Meclis Hükümeti sistemi olarak yapılandırdı.  

Mustafa Kemal ve TBMM yönetimi, ulusal sorun/savaş koşullarında bile birlikte hareketin ne kadar önemli olduğunu kanıtlayan tarihsel gerçektir. Ne yazık ki, her koşulda Mustafa Kemal Atatürk hayranı olan Kıbrıs Türkleri, ulusal Kıbrıs sorunu konusunda bile birlikte hareketi hem beceremediler, hem yapılandıramadılar.

SONUÇ OLARAK

İkide bir, parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçişi reçete gibi ortaya atanların aslında bu konuda daha çok kafa yorması gerekir. Parlamenter sistemde bile, sistem dayattığı halde birlikte hareket mümkün olmazken/olamazken, başkanlık sisteminde, hele hele sistemin özü olan fren ve dengelerin oluşturulmadığı bir başkanlık sisteminde neler olacağını varın siz düşünün.

Artık sorunu İngiliz anayasa anlayışına (geleneklere) göre rayına oturtmak için tren çoktan kaçırılmıştır. Bu bakımdan parlamenter sistemden başka sisteme geçilir ya da geçilmez, bu sorunu anayasal meşruiyete uygun biçimde çözmek koşuldur, zorunluluktur, kaçınılmazdır.

Ve sorun dalgalanmaya bırakılmayacak kadar yaşamsaldır.

Keşke bu konuda seçim öncesinde uzlaşma ile düzenlemeler yapılsaydı!