Günlerdir hıçkırıklarla ağlayan bir kadının hikayesi gözlerimin önünden gitmiyor.

“Eşime doyamadım” diyen bir kadının, hıçkırıklarla ağlayıp gözyaşlarına boğulan bir kadının hikayesi...

Soma’da ölen yüzlerde işçiden birinin eşi...

Ölüp ölmediğini bile bilmiyoruz, zira kocası kayıp, hiç kimseden, hiçbir yerden haber alamamış kadıncağız...

Tek bildiği sabahleyin onu evden vardiyaya gitmek üzere yolcu ettiği ve kocasının gelip maden kapısından içeri girmek üzere kart bastığı...

Gerisi yok, bilinmiyor...

Kocasını göreni, bileni arıyor Soma Hükümet Konağı’nın önünde çaresiz...

CNN Türk’te Cüneyt Özdemir’in faciada ölen işçilerin yakınlarıyla yaptığı röportaj sırasında gördüğüm bir kadından bahsediyorum...

Genç kadın daha 3 aylık evli ve 2 buçuk aylık hamile...

Bunları söylüyor ve hıçkırıklarla ağlıyor, hiç kimse, Cüneyt Özdemir de dahil, göz yaşlarını tutamıyor bu manzara karşısında..

Üç kuruş kazanmak için gittiği  madenden bir daha geri dönememek...

Üç kuruş kazanması için evden her sabah yolcu ettiğin eşini bir daha görememek, ona bir daha dokunamamak!..

“Hoş geldin canım benim!” diyememek...

Daha doğmamış çocuğunla genç yaşında şu dünyada dul kalmak, yetim kalmak!..

Hep yazıyorum ya sözün bittiği yerde, artık, şizofrenik manzaralara şahit olur gibiyiz...

Artık zaman ve mekanı üzüntümüzden kaçırıyor, öfkemizle içimizi kemiriyoruz...

Para hırsı, biriktirme hırsı bitmiyor, bitmiyor, bitmiyor...

Biraz daha sömürerek, biraz daha ‘piyasa’nın altında maaş vererek, biraz daha ‘maliyetleri’ azaltarak arttırıyorsun o ‘sermaye’ni...

Başkalarının 140 dolara malettiği kömürü, böylelikle, 20 küsur dolara indiriyorsun...

Başkalarının sömürüsü, göz yaşı üzerinde kuruyorsun şu artı değerini...

Marx, elbette, haklıydı; paranın düzeni sonunda herkesin birer paraya, birer ‘şeye’, birer ‘meta’ya dönüşeceği, insanlıktan çıkacağı bir düzeni getirir sonunda diyordu...

Artık en yakınındakini, arkadaşını, akrabanı, hatta Allah’ını bile unutursun onu, o şeyi kazanmak, ona sahip olmak için...

Her şey senin için birer ‘yabancı’ya dönüşür...

Öyle ya kardeşin de, komşunda, arkadaşında, tanımadığın ve her gün şahit olduğun o kalabalıklar da ona sahip olmak için çalışmaktadır...

Marx’ın işte o resmindeki bakışının, bundan dolayı, derin bir anlamı vardır: “Sizi yüzlerce yıldır esiri olduğunuz şu düzenden, şu eşitsiz ilişkilerden, şu ‘dehşet’ten kurtaracağım!”

Onun fotoğrafıyla o gözü yaşlı genç kadının fotoğrafını yan yana koyun...

Hayat, şu kapitalist dehşet düzeni o kadar çok şey anlatacaktır ki!..

Secdeden yolculuğa çıkıp soğukkanlılıkla ölü sayılarından bahsedenleri...

Halka tokat atanları...

Tekmeleyenleri...

‘Bunlar normaldir’ diyenleri...

Utanmadan sıkılmadan, yüzü kızarmadan meclis kürsülerinden elinde o kol saatleriyle ‘savunma’ yapanları...

Adı ‘hayali’ her şeye karışanların 300 ölünün konuşulduğu bir günde yurt dışına çıkış yasaklarının kaldırılmasını...

Alo’ları...

Ayakkabı kutularını...

Ve bize ‘uygarlık’ diye yutturulan şu bilimum evrensel sömürü düzenini...

Çin’i...

Amerika’yı...

Rusya’yı...

Almanya’yı..

İngiltere’yi...

İtalya’yı...

Brezilya’yı...

Japonya’yı...

Boşuna değildi o sakallı’nın British Library’ye gidip özel izinle günlerce orada çalışması...

İnsanın 195 bin yıllık hikayesini görmüştü çünkü...

Gücü eline alanların geri kalanları birer sürüye dönüştürmesini...

Onları kendi bireysel, sınıfsal çıkarları için nasıl kullandığını...

Önce ufak hediyelere, sonra, küçük bir toprak parçasına, sonra da üç kuruşa nasıl mahkum ettiğini...

Önce ‘özgürlük’ deyip sonra nasıl ‘kurulu düzen’e  sarıldığını...

Barikatlarda yoksullarla birlikte iken nasıl devrimci olduğunu, sonra iktidara gelince nasıl gericileştiğini...

Gücün, iktidarın zamanla dönüşüme uğradığını, ama özünün hep aynı, hep eşitsiz ilişkiler üzerinde kurulu olduğunu...

Bu yapının ortaya çıkmaması için dünyada nasıl gözümüze perdeler çekildiğini, ‘yanlış bir bilinç’ içinde hapsedildiğimizi...

Dehşet’i nasıl içselleştirdiğimizi...

Olanaklı olan’ların nasıl bize ‘olanaksız’ diye sunulduklarını...

Dünü ve bugünü...

Bunu  sonucunda birer ‘şey’e dönüştürülen bizlerin hala nasıl gidip de sağ partilere oy verebildiğimizi...

Halkının yüzde 80’inin üzerindeki kesmi işçilerden oluştuğu halde sağ partilerin burada nasıl toplam oyların yüzde 80’inden fazlasını aldıklarını...

Soma’da, Kozlu’da, iki büyük işçi kentinde nasıl sol partilerin silindiğini...

İnsanların kömür torbalarına, hediye paketlerine nasıl mahkum edildiklerini...

***

Uyanmadan, o yanlış bilincin zincirlerini kırmadan bu düzen devam edecek, ve gözyaşları hiç  dinmeyecektir.

Bu göz yaşlarının yaşanmaması, yani Almanya, ABD, Japonya gibi ülkelerde bunların, bu maden felaketlerinin olmaması bu düzenin sadece gelişmekte olan ya da az gelişmiş ülkelere ait olduğu anlamına gelmez...

Buralarda daha az denetimin ve çok fazla sömürü düzenin, vahşi kapitalizmin henüz sürmekte olduğunu gösterir...

Ancak bu düzen çok daha mükemmelleşmiş bir biçimde gelişmiş ülkelerdedir de...

ABD’de...

Avrupa’da...

Uzak Doğu’da...

Kısacası kapitalizmin bulaştığı her yerde...

SON SÖZ

“Anlatılan senin hikayendir.”

(Karl Marx)

 

Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
banner13