Avrupa II

Hukuk tahsili için Ankara’da olduğum günlerde Maltepe semtindeki Vehbi Koç Öğrenci Yurdu’nda kalıyordum. Bu yurtta Mülkiye (Siyasal Bilgiler Fakültesi) öğrencisi olan kadim dostum Peker Turgut’la beraberdik. Aynı yurtta Peker’den başka iki yakın dostum daha vardı. Biri İlâhiyat Fakültesi’nde öğrenim gören eski müftümüz Rıfat Yücelten ve diğeri de Veteriner Fakültesi öğrencisi merhum İrsen Küçük’ün kardeşi merhum Mehmet Küçük’tü.

Bir gün Peker bana Mülkiye’den okul arkadaşı olan Aydın isminde bir arkadaşı tanıştırdı. Aslında Aydın’la ben Koç Yurdu’nda oda komşusuyduk, bitişik odalarda kalıyor, fakat tanışmıyorduk. Tanıştıktan sonra Peker ve Aydın’la ayrılmaz bir üçlü olduk, neredeyse içtiğimiz su bile ayrı gitmiyordu, hep beraberdik.

Gelecek bir muammadır derler, doğrudur. İstikbalde neler olacağını, ne olacağımızı veya olmayacağımızı, başımıza neler geleceğini bilmek mümkün değildir. Nitekim Aydın’ın (yani tam ismiyle Aydın Güven Gürkan’ın) ileride bir parti lideri, yani Halkçı Parti’ye Genel Başkan olacağını o günlerde elbette hayâl bile edemezdik.

Aydın, yüzünde tebessümü hiç eksik olmayan, hayatı dolu dolu yaşayan, çevresine mutluluk saçan enteresan bir kişiydi. Ne var ki ve ne kadar yazıktır ki Aydın yıllar yıllar sonra kansere yenik düşerek genç denilebilecek bir yaşta hayata veda etti, Allah rahmet eylesin.

***

Peker ve Aydın’la birlikte o günlerde ders kitapları dışında aynı kitapları okuyor, birlikte sinemaya, tiyatrolara gidiyor, okul ve çalışma saatleri dışında günümüzü gün ediyorduk.

Aydın bir gün beni bir konferansa götürdü. Bu konferansta konuşmacı ünlü Kamu Hukuku Hocası Prof. Dr. Münci Kapani idi. Hocayı dinledim ve hayran kaldım, müthiş bir belâgati vardı.

Hayranı olduğum ünlü şair Attilâ İlhan bir aşk şiirinde “ben sana mecburum bilemezsin, adını mıh gibi aklımda tutuyorum” diyor.

Ben de Münci Hoca’nın o konferansta söylediği bir cümleyi aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ bir MIH gibi aklımda tutuyorum.

O cümle şöyleydi:

-Her halkın bir devlet şemsiyesi altında yaşama hakkı vardır ve bu haktan mahrum edilenlerin bu haksızlığa karşı direnme hakları vardır.

Münci Hoca’nın dile getirdiği bu hukuki gerçek aslında evrenseldir ve de dünyanın başka ülkelerindeki hukuk uzmanları tarafından da kabul ve ifade edilmiş bir ilkedir.

***

Makarios 1960 rejiminin kurulmasıyla birlikte Cumhurbaşkanı seçildiği devlet için malûmdur ki şunu söylemiştir:

-Bu cumhuriyet ENOSİS’e giden yolda bir sıçrama tahtasıdır.

Nitekim dediğini de yapmaya yeltendi, Cumhuriyeti bir sıçrama tahtası olarak kullanmaya kalkıştı.

Arkasından Akritas Plânı geldi.

21 Aralık geldi, Kanlı Noel geldi.

Arkasından 11 yıl boyunca gettolara kapatıldığımız, katledildiğimiz, toplu mezarlara atıldığımız, muhasara altında tutulduğumuz, açlığa, susuzluğa, göçe ve/veya teslim olmaya zorlandığımız insanlık dışı bir dönem yaşadık. Sonra kaçınılmaz ve haklı olarak 20 Temmuz geldi, Barış Harekâtı geldi, Mehmetçik geldi.

Sonra 50 küsur yıl federasyon konuşuldu, neticesiz kaldı, çünkü o ikili görüşmeler de Rum tarafı için ENOSİS’e giden yolda bir sıçrama tahtasıydı.

Kıbrıs Cumhuriyeti’ni silâh zoruyla gasp ettiler, 11 yıl boyunca bir devlet şemsiyesi altında yaşama hakkından yoksun bırakıldık.

Hukuka ve insan haklarına uygun olarak direndik ve en sonunda kendi devletimizi kurmak zorunda kaldık.

Kıbrıs Türk’ü olarak hep haklıydık, fakat Avrupa denen dünya hep haklıya karşı ve hep haksızın yanında yer aldı, çünkü Avrupa denen dünya halen de emperyalisttir, utanmaz, ahlâksız ve sahtekârdır. İşte bu utanmaz, ahlâksız ve sahtekâr Avrupa şimdi bize “birleşin” diyor, “Rum’la birleşin”.

İş bu kadarla da kalmıyor, çünkü yakın geçmişte bu Avrupa’dan bir de şöyle bir ses yükselmişti:

-İndirin o resimleri duvarlarınızdan.

İndirin dedikleri duvarlarımızı süsleyen Atatürk resimleriydi.

İşte bu kadar utanmaz, bu kadar ahlâksız ve bu kadar sahtekârdır bu Avrupa.

Rum’la birleşelimmiş, Atatürk resimlerini de duvarlarımızdan indirelimmiş.

Hastir ulan, yıkıl karşımdan.