İstedim ki bugün sizleri Kıbrıs'ın biraz gerilerine, yani 1940'lı ve 1950'li yıllara götüreyim.
Vaktiyle Kıbrıs'ta Rum, Türk ve Ermeni cemaatlerini temsil eden lig ve kupa maçları oynanırdı. Rum takımlarının yanı sıra 1. Lig'de bir Türk takımımız, Çetinkaya, bir de Ermeni takımı Aima vardı. Rum takımları arasında komünist, sağcı veya farklı siyasi görüşleri temsil eden kulüpler bulunurdu. Kıbrıs'taki tek Türk takımı ise Çetinkaya'ydı.
Çetinkaya, her kasaba ve köyden iyi oyuncuları kadrosuna katardı. Bu nedenle oldukça güçlü bir takımdı. Yenildiği de olurdu ama çok da maç kazanırdı. Biz Türkler de takımımızla büyük gurur duyardık.
O yıllarda seyahat hem zor hem de pahalı olduğundan deplasman maçlarına giden Türk taraftarların sayısı azdı. Rum takımları da bu nedenle Çetinkaya ile kuvvet dengesini korumaya çalışırlardı. Buna rağmen Çetinkaya'nın çok değerli şampiyonlukları vardı.
Çetinkaya kazandığında, hele bir de şampiyon olduğunda, Kıbrıs Türkleri adeta bayram yapardı. Parası olan taraftarlar Lefkoşa'da toplanır, kutlamalar düzenlerdi. Davul ve zurna eşliğinde eğlenirdi herkes.
Ben o yıllarda ortaokul çağlarında, Limasol'da yaşayan bir Türk'tüm. En çok da AEL-Çetinkaya maçlarını merak eder, bu karşılaşmaların oynanmasını dört gözle beklerdim.
Maçtan birkaç hafta önce Kıbrıs'ta, özellikle de maçın oynanacağı Limasol'da büyük bir heyecan yaşanırdı. İddialar, bahisler, tartışmalar, ufak tefek didişmeler ve zaman zaman yaşanan tartaklamalar olağan karşılanırdı. Tartışmaların çok ileri boyutlara ulaştığını hatırlamıyorum ama ortamdaki elektriklenme oldukça fazlaydı.
Bir de Limasol'da "Kurtunya" adı verilen bir gelenek vardı. Maçı kazanan takımın taraftarları, yenilen takımın taraftarlarının kapılarına Kurtunya denilen ağacın dal ve yapraklarını bırakırlardı. Kimse de "Kapımı kirlettiler." diye şikâyet etmezdi.
Sahada kazanan sevinir, kaybeden ise başını öne eğerek stadyumu terk ederdi.
Aklımda kalan bir başka ayrıntı da Türk taraftarların davul ve zurna eşliğinde AEL'in sahasına girmeleri ve maç boyunca tezahüratlara eşlik etmeleridir. Anlayacağınız, heyecanın haddi hesabı yoktu.
Takımlar sahaya çıkarken tribünler alkış ve tezahüratlarla adeta kaynardı. Çığlıklar, bağırışlar, bitmek bilmeyen tezahüratlar...
Biliyor musunuz, bugün bile çok net hatırlıyorum; sanki bizim Çetinkaya oyuncuları daha iri yarı, AEL'in oyuncuları ise daha kısa boylu görünürdü bana.
Büyük bir gürültüyle başlayan maçlarda AEL oyuncuları genellikle yerden paslaşarak oynar, oyunları da oldukça güzel görünürdü. Bizim iri yarılar ise sanki gökyüzünde futbol oynardı.
Bam... Bam... Güm... Güm...
Üstelik bu oyun tarzı alkış da alırdı.
Bir seferinde savunma oyuncularımızdan biri öyle bir vuruş yaptı ki hâlâ unutamam. Top öylesine yükseldi ki sanki gökyüzüne doğru yol aldı.
Yanlış hatırlamıyorsam Çetinkaya, AEL'i 5-3 mağlup etmişti.
O gün Limasol'daki Türkler adeta bayram yaşamıştı. Ne sevinç, ne coşku...
Böylesine bir coşkuyu kelimelerle anlatmak gerçekten mümkün değildir.
İşte bu olay, hayatım boyunca unutamayacağım en değerli ve en eşsiz anılarımdan biridir.
Sanırım bu olaydan ve buna benzer birçok hatıradan çıkarılacak önemli dersler vardır.
Hadi, kalın sağlıcakla kıymetli dostlarım.