İsterseniz fotoğraf makinanızı elinize alın ve şöyle bir Lefkoşa’nın eski sokaklarında dolanın. O dolanmada ne hazinelerle karşılaşacaksınız size anlatamam. Gerçekte o sokaklarda yürümek, bir yerde tarihle buluşmaktır bana göre. Hangi anlamda, ona değinelim...
Şayet kök Lefkoşa’lı veya kök Kıbrıslı iseniz, mutlaka anılarınızla buluşacaksınız o sokaklarda yürürken. Köhne binaların duvarları sanki size geçmişi ve yaşanmışlıkları anlatacak. Eski çeşmeler, kapı başlıklarındaki ay yıldızlı yontular, hasır döşenmiş tavanlar, kemerli Osmanlı evleri ve daha nice değerler...
Bazen turist kafileleri şu bizim Lefkoşa sokaklarında gezinip, ta Selimiye Camii ve bedestene kadar yürürlerken, bazı turistlere sorarız.
“Siz güneyi de gördünüz mü?”
Bu soruyu sormamızın amacı, biraz da hem politik, hem de kuzeyin tarihi ve doğal güzelliklerini turistlere anlatmaktır. O soru üzerine turist bize yanıt veriyor.
“Evet, güneyi de gezdim ama, kuzeyin tarihi zenginlikleri, doğal sahilleri ve güzellikleri onlarda yok.”
Herşeye rağmen, Lefkoşa’da henüz restorasyon bekleyen ve yıkılmakla karşı karşıya kalan binaların da bizim için birer yüz karası olduğunu çekinmeden ifade edebiliriz. Turistler belki de şöyle düşünüyorlardır sanırım...
“Yahu bu insanların şu eski sokakları, eski tarihi dokusundan gerçek anlamda tarih fışkırıyor ama onlar bu tarihi binaların kıymetini bilemiyorlar.”
Esasında eski binaları restore etmek hayli pahalıya mal oluyor. Bunun için büyük bir fon oluşturmak lazım. Nitekim AB sürecinden sonra AB, bazı eski sokaklarımızın ve evlerimizin, tarihi binalarımızın restorasyonuna katkı koymuştur. Bu yeterli mi? Değil ama, hani “Ne kurtarırsak zamanın pençesinden o da kârdır” kabilinden düşününce insan rahatlıyor.
Zaman zaman turist kafileleri veya tur operatörleri ile Saray Otel’in roof-bar’ında yemeklerimiz olurdu geçmişte. Henüz kapılar açılmamıştı. Saray Otel’in roof-barına çıktınız mı, bütün Lefkoşa bir çarşaf gibi ayaklarınızın altına serilir.
O tur operatörlerini hayretler içinde bırakan iki görüntü gelirdi gözlerinin önüne. Güneydeki beton kent, ve kuzeydeki doğal ama tarihi dokusu ile önlerinde duran kent.
Gerçekten güneydeki bütün antik binalar yerle bir edilmiş ve tarihin bütün izleri silinmiş. Ama bizde, “Eski Eserleri Koruma” dediğimiz kurum, bu işe el atmış ve “Kimse eski binaları yıkıp yerine modern bina yapamaz” prensibinden hareketle bütün Lefkoşa’nın mimari ve tarihi dokusunu korumaya almış. Ne kadar güzel birşey değil mi?
O turistlere bir de şu tavsiyede bulunmuştum:
“Lütfen bir de şu Saray Otel’in çatısına çıkıp iki kent arasındaki farklılıkları görün.”
Tarih fışkıran Lefkoşa evlerinin arasından yükselen ince hurmalar, adeta bir uhrevi hava veriyor o mekana. Sanki vahaların dibindeki hurmalar gibi, bütün Lefkoşa evlerinde hurmalar bir güzellik veriyor kente.
Birkaç gün sonra o turistlerle yeniden karşılaştığımızda bana gözlemlerini anlatmışlardı.
“Ne kadar ilginç bir kentiniz varmış... Lefkoşa kenti bir pasta gibi bölünmüş... İki kent arasına mevziler ve beton duvarlar yapılmış.... Rumların Türk insanına yıllarca ne acılar yaşattıklarını biliyoruz. Ona rağmen siz, yokluklarınızla savaşırken, bu kentin tarihi dokusunu, eski Lefkoşa evlerini ve Osmanlı eserlerini koruyabilmişsiniz. Ne mutlu size...”
O turistin teşhisi doğruydu. Rum tarafı baştan başa beton yığını haline gelmiş. Özellikle savaşlarda Türklere kök söktüren Mangli’nin tarassut kulesindeki A-4 silahı anamızı ağlatmıştı. Biz herşeye rağmen eski Lefkoşamıza sahip çıkmıştık. İlerleyen zaman içinde tam bir Osmanlı eseri olan Büyük Hanı restore edilerek orası tam bir sanat merkezi haline gelmiş. Şimdi buna bir de Kumarcılar Hanı eklenmiş. Orası da bir sanat ve kültür merkezi olmuş.
Bütün bunları anlatırken yıkılmaya yüz tutmuş eski Lefkoşa evlerinin rüzgarda nasıl savrulduğunu görüyor ve içimiz buruluyor.
Bu eski ama yıkılmakla karşı karşıya kalmış Osmanlı evlerini kim restore edecek ve tarihe mal edecek?
Belki diyorum... Belki bu evlere de el atan bir devlet eli ve bir devlet bütçesi oluşur...
Yıkılmakla yüzyüze kalan Cumhurbaşkanlığı sarayı karşısındaki eski Osmanlı köşkü tam bir felaket sinyali veriyor. Ve bütün diplomatlar ve yabancılar o sokaktan geçerken içleri titriyor.
Yani kısacası, şu Lefkoşa’nın tarih kokan ve yıkılmakla karşı karşıya kalan köhne evleri...