Evelki gün, Vakıfların Türklere devredilişinin 61’nci yıl dönümüydü. “Vakıflar” dendi mi ilk akla gelen kişi, hiç şüphe yok ki, Özgürlük ve Mücadele Lideri Dr. Fazıl Küçük’tür.
Şayet Dr. Küçük’ün hayatını okumuşsanız, O’nun ne denli ve ne zor bir süreçten geçerek, Vakıfların Türklere devri hususunda büyük mücadele verdiğini anlamışsınızdır. Dr. Küçük anılarında, Vakıfların İngiliz yöneticisini ziyaret etmek için adeta bir dilenci gibi kapıda randevu bekleyişi, çok büyük bir sabrın görüntüsünü veriyor. Dr. Küçük anılarında bu duruma bayağı değiniyor.
Vakıflar konusunda Dr. Küçük’ün kendi gazetesi olan Halkın Sesi’nde yazmış olduğu yazılar ve ürettiği fikirler, kocaman kitaplar olur.
Vakıflar’ın Türklere devredildiği gün, henüz ortaokul öğrencisiydim ve devir töreninde bulunuşumu da bir tarihi şans olarak görüyorum.
Geçmişte varlıklı insanların mallarını hayır kurumlarına bağışlamaları veya Vakıflar İdaresine devretmeleri belli bir anlayış veya belli bir kayıp önleme tedbirinin tezahürüydü diyebiliriz.
Daha da basite indirgeyerek Vakıf meselesini iyice anlatmak lazım. Bir ata düşünün ki, evinin evlatları tarafından satılmasını önlemek ve gelirinden ömür boyu kendi soyundan ve kendi kanından olan insanların ölene kadar yararlansı için vakfetsin. Vakfetmek demek, bireyin kendi malını Vakıflar İdaresi’nin kontroluna vermesi demektir. O malın idaresi, bakımı ve idamesi Vakıf tarafından sağlanır ve geliri, kendi yararlanma kuralları içinde “büyükten büyüğe” dedikleri veya daha değişik vakıf yöntemleri ile evlatlara bırakılırdı.
Bu iş adil miydi değil miydi? Geçmiş Osmanlı idari uyugulamalarından meydana gelen bir “hayır için mal bağışlama” anlayışına dayanıyor vakıf işi.
Bugün öyle bir anlayış yoktur ve kalmamıştır. Eski insanlar ta Osmanlı zamanından o kadar çok mal bağışlamışlar Evkaf’a ki, Evkaf bugüne kadar o bağışlanan malın (döner sermaye gibi) gelirleri ile ayakta kalabilmiştir.
Evkaf mallarına Türk İdaresi yeterince sahip olabildi mi?
Bu bizim iç meselemiz. Kendi kendimizi yargılama meselesidir.
Rumlar, hatta İngilizler dahi Türklere ait Vakıf mallarına çöreklenmediler mi? Hangi taşı kaldırsanız, bu adada dünya kadar Vakıf malı bulursunuz. Bu malın kan bağı olarak direk muhatapları ölebilir. Öldükten sonra o malın direk muhatabı Evkaf olduğuna göre, yani bir Türk kuruluşu ve Türk İdaresi’nin organı olduğuna göre, yarın masa başında Rumların başı çok ağrıyacak demektir.
Özellikle 1963 olaylarından sonra, hani Türkler tam onbir yıl açık hava hapishanesine mahkum edildikten sonra Rumların çöreklendiği Vakıf mallarının yürekler acısı durumu somut gerçeklerle görülmüştür ki, Rumlar bu malları istedikleri gibi tepe tepe kullanmışlar ve hala daha kullanmaya devam etmektedirler.
Kimi Vakıf mallarımızı yerle bir ettiler ve üzerine oto parklar yaptılar. Kimi malları istimlak ettiler ve üzerlerinden geniş caddeler geçirdiler. Kimisine de devlet binaları yaptılar, şahıslara peşkeş çektiler. Sonra da “Türklerin malı bu adada çok azdır” yaygarası yaptılar.
Rumların gasbedilen Vakıf malları için yıllarca sinsice uyguladıkları yöntem, sessizce bu mallara sahip olma yöntemidir. Geçmişin ve zamanın acımasız dişleri arasında bu malların sahipliliğinin erozyona uğratılması veya mürur-u zaman mevhumu arkasına gizlenmesi anlayışı ile Türk haklarının üstüne oturması gerçeği...
Geçmiş Vakıflar İdaresi, ilk kez 1963 yılında gasbedilen Larnaka’daki Bekirpaşa suyu için Rum yönetiminden 173 milyon dolar tazminat talebinde bulunduklarını açıklamıştı. Öte taraftan 100 yıllık tazminat hakkının 500 milyar doları aştığını da ayrıca belirtmişlerdir. Eski Vakıf Müdürü Taner Derviş, Vakıflar’a ait olduğu belgelerle kanıtlanan Maraş için bir master plan hazırlandığını da açıklamıştı.
Bu çalışma çok güzel bir çalışmanın ürünüydü. Yıllar önce yapılması gereken bir çalışma. Master plan çalışması ile pek çok şeyler su yüzüne çıkacak diye düşünmüştük. Şu andaki çalışmanın ne durumda olduğu hususunda yorum yapamıyorum.
Geçmişte Vakıfların başında olan İngiliz yanlısı ve çıkarcı idarecilerin “hep benim cebime ve hep benim çıkarıma” felsefesi içindeki yaklaşımları ve uygulamaları nedeniyle Vakıflar İdaresi haklarına tam olarak sahip olamamış, İngiliz’in engellerine takılmış ve Rum çanağında yoğrulmuştur.
Artık İngiliz uşağı geçmiş yalaka idareciler yoktur Evkaf’ın başında. Çağ değişmiştir. Zaman değişmiştir. Eğitim, bilim ve teknoloji değişmiştir. İnsanlar kültürlüdür ve eğitimlidir. Medya denen ve dünyayı ayağa kaldıran olgu vardır. İnternet ve arşivcilik vardır.
Böyle bir zamanda şu anda bire bir masa başında hesaplaşmak durumundayız artık Rumlarla. Rumlar attıkları “Nüfus Mübadele Anlaşması”ındaki imzayı unutarak ve uyutarak şahısların mülkiyet hakkında ısrar ediyor ve bunu bir hak olarak dış dünyaya karşı kullanıyor.
Bir an gelecek, özellikle Evkaf malları için, onlar susacak bir konuşacağız ve belgeler konuşacak.
Yarın bu belgeler masaya konunca Maraş’ın kime ait olduğunu dünya da görecek. “Maraş Maraş” diye yırtınmaları kursaklarında kalacak. Merhum Lider Dr. Küçük’le merhum dava adamı Denktaş’ın bu konuda pek çok açıklamaları vardır.
Bunlar gerçekler değil mi? O halde Türk tarafı Vakıfların hakları üzerine iz sürmeye ve hak iddialarını dünya yargı makamlarının önüne koyma yönündeki çalışmalarına devam etsin diyorum.
“Mal benim malımdır, hak benim hakkımdır...” desin.
O halde Maraş’ın açılması ve hayat bulması için Rum’a niye jest yapacakmışız? Veya Maraş’ı onlara niye verecekmişiz?
Zaman geçer, kalemler konuşur...
Doğru olan Vakıf malları ile ilgili savlarla yürümeye devam ve Maraş’ın hayat bulması için çalışmalara devam... Onun ötesinde kilisenin sahiplendiği pek çok Vakıf malı var, bunu da unutmayalım.
Bırakın Rumların çığlıkları kiliselerin çanları ile beraber çınlasın...
Vakıf Malları üzerinde yükselen camilerin minarelerdeki ezanlarımız var ya...
Dr. Küçük’ün bir kez daha tazim ve rahmetle anıyoruz, Vakıfların bu 61’nci devir yaşında.