Gündem

İfade ve basın özgürlükleriyle ilgili düzenlemeler..

MEK: "Demokratik toplum düzeniyle bağdaşmıyor"

Medya Etik Kurulu, Ceza Yasası, Bilişim Suçları Yasası ve Ceza Muhakemeleri Değişiklik Yasa Tasarılarının gereksiz sınırlamalar getirilmeden, ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğünü esas alan bir yaklaşımla yeniden ele alınması gerektiğini açıkladı. Kurul, masumiyet karinesinin basını susturan bir yorumla ele alınmasının, dezenformasyonla mücadele adına niyet ve algıya dayalı suç tanımlarının genişletilmesinin, siyasal eleştirinin diplomatik rahatsızlık gerekçesiyle cezai alana çekilmeye çalışılmasının ve zem-kadih gibi çağdaş hukuk sistemlerinde terk edilmiş suç tiplerinin korunmasının demokratik toplum düzeniyle bağdaşmadığına vurgu yaptı.
Söz konusu yasa tasarıları ifade özgürlüğünü doğrudan yasaklayan hükümler içermese de, belirsizlik, cezai risk ve niyet okuması üzerinden caydırıcı bir hukuki iklim yarattığına işaret edilen değerlendirmede, gazeteciliğin, bu çerçevede kamusal denetim faaliyeti olmaktan uzaklaştığı ve ispat külfeti göz ardı edilerek, sürekli hukuki savunma yapmak zorunda kalan bir mesleki pratiğe indirgendiği kaydedildi.
Medya Etik Kurulu, Ceza Yasası, Bilişim Suçları Yasası ve Ceza Muhakemeleri Değişiklik Yasa Tasarılarıyla ilgili değerlendirme yaptı.
Kurul, yasal düzenlemeleri medya etiği, gazetecilik pratiği ve ifade özgürlüğü ilkeleri çerçevesinde ele alıp, Yüksek Yönetim eski Denetçisi ve eski Yüksek Mahkeme Yargıcı Emine Dizdarlı’nın katkısıyla değerlendirildiğine işaret etti.
İfade özgürlüğü ve basın özgürlüğünün demokratik toplum düzeninin tamamlayıcı unsurlar olduğuna işaret edilen değerlendirmede, ceza hukuku alanında yapılacak her düzenlemede bu dengenin gözetilmesi gerektiği belirtilerek, “İfade alanını daraltan değil, güvence altına alan” bir yaklaşımın benimsenmesi gerektiği kaydedildi.

- “Kamusal denetimi daraltan bir yönelim içeriyor”
Ceza Muhakemeleri Değişiklik Yasa Tasarısı, Ceza Değişiklik Yasa Tasarısı ve Bilişim Suçları Değişiklik Yasa Tasarısı’nın ifade özgürlüğünü ve gazetecilik faaliyetini korumak yerine, belirsiz kavramlar ve geniş yorum alanları üzerinden kamusal denetimi daraltan bir yönelim içerdiği savunuldu.
Anayasa koruması altında olduğundan, basın ve haber alma özgürlüklerinin özüne dokunmadan sadece kamu yararı ve kamu düzenini korumak için belirli koşullar altında sınırlandırılması gerekmektiği kaydedildi.

-“Masumiyet Karinesi” ve mahkeme haberciliği
Ceza Muhakemeleri Değişiklik Yasa Tasarısı’nda “Masumiyet karinesi”ne yönelik düzenlemede, sadece bireylerin yargı sürecindeki haklarını korumakla sınırlı bir etki yaratılmadığı, kamu yararı taşıyan bilgilerin, özellikle siyasetçiler, kamu görevlileri ve kamu gücü kullanan kişilerle ilgili iddiaların toplumla paylaşılmasını fiilen engelleyecek bir nitelik taşıdığı belirtildi.
Değerlendirmede, şu ifadelere yer verildi:
“Rüşvet, yolsuzluk, görevi kötüye kullanma ve kamu kaynaklarının usulsüz tahsisi gibi konular, doğası gereği yargı süreçleriyle iç içedir. Bu tür dosyalarda isim ve bağlamdan arındırılmış bir habercilik, kamusal denetim işlevini ortadan kaldırmak anlamına gelir. Özellikle kamuoyunu ilgilendiren davalarda basının rolü, yargılamayı etkilemek değil, toplumu bilgilendirmektir. Yargı süreçlerine ilişkin haberler, üstün kamu yararı bulunması halinde ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir. Siyasetçiler ve kamu gücü kullanan kişiler, sıradan bireylere kıyasla daha geniş bir eleştiri alanına katlanmak zorundadır. Kamuyu ilgilendiren makamlardır. Makamlar her zaman kişinin önündedir ve kişinin makam sorumluluğu vardır. Bu yaklaşım, siyasetçilerin özel hayatlarının her yönüyle teşhir edilmesini meşrulaştırmaz; ancak kamu görevleriyle bağlantılı davranışlarının, özellikle yolsuzluk ve rüşvet iddialarının, basın tarafından görünür kılınmasını demokratik toplumun zorunlu bir unsuru olarak kabul eder.”

-Organize Dezenformasyon ve gazetecilik faaliyeti

Organize dezenformasyonla ilgili öngörüşen düzenlemeye ilişkin ise şu değerlendirme yapıldı:

“İlgili maddesinde yer alan ‘yanlış olduğunu bilerek ya da bilmesi gerektiği halde’ ifadesi, cezai sorumluluğu somut, nesnel ve ispatlanabilir olgulara değil, failin zihinsel dünyasına ilişkin varsayımlara dayandırmaktadır. ‘Bilmesi gerektiği’ gibi muğlak bir ölçüt, bireyin hangi bilgiye ne ölçüde eriştiği, hangi kaynağı ne zaman güvenilir saydığı ve hangi bağlamda değerlendirme yaptığı gibi sübjektif unsurları cezai sorumluluğun merkezine yerleştirmektedir. Bu yaklaşım, ceza hukukunun temel ilkelerinden biri olan kusurun kesin ve açık biçimde ortaya konulması gerekliliğiyle bağdaşmamaktadır. İfade özgürlüğüne ilişkin yerleşik içtihatlarda, cezai yaptırımların niyet okumasına değil, açık ve kanıtlanabilir davranışlara dayanması gerektiği vurgulanmaktadır.

Öte yandan, organize dezenformasyon maddesinde korku, endişe, panik ve karamsarlık gibi tamamen öznel sonuçların suçun unsuru haline getirilmesi, cezai sorumluluğu fiilden koparıp algıya bağlamaktadır. Bu tür duygusal tepkiler, toplumdan topluma, kişiden kişiye ve bağlama göre değişkenlik gösterir. Gazeteciler kamusal denetim görevini yerine getirirken ortaya çıkabilecek rahatsız edici, sarsıcı ve huzur bozucu ifadeleri içermektedir. Bir ifadenin kamuoyunda endişe veya rahatsızlık yaratması, tek başına cezalandırma gerekçesi olamaz. Gazetecilik, doğru adımların atılmasını ve rahatsızlığı gidermek için fırsat yaratılmasına imkan tanır”

-Yabancı devlet ve yetkililerine hakaret

Medya Etik Kurulu değerlendirmesinde, sözkonusu yasal çalışmada, yabancı devlet ve yetkililerine hakaret düzenlemesinin, siyasal eleştiri, diplomatik analiz ve haber dili ile hakaret arasındaki sınırları belirsizleştirdiği belirtildi.

“Huzur ve dostluğu bozmak”, “gerilim yaratmak” veya “itibar zedelemek” gibi uluslararası ilişkilerin tek başına dayandırılamayacağı, niyete dayalı kavramların ölçüt haline getirilmesinin gazetecilik faaliyetinin içerik ve bağlamından koparılarak varsayımsal sonuçlar üzerinden değerlendirilmesine yol açtığı kaydedildi.

“Böyle bir çerçevede, haberin ne söylediğinden çok, yaratabileceği olası siyasal etkiler cezai sorumluluğun merkezine yerleştirilmektedir” denilen değerlendirme, şöyle devam etti:

“Kamu gücünü kullanan kişiler ve siyasal aktörler, demokratik toplumlarda sıradan bireylere kıyasla daha geniş bir eleştiri alanına katlanmak zorundadır. Bu gereklilik, yalnızca ulusal siyasetçilerle sınırlı değildir; kamuoyunu ilgilendiren uluslararası aktörler ve diplomatik ilişkiler bağlamında yapılan eleştiriler bakımından da geçerlidir. Dış politika, uluslararası ilişkiler ve devletler arası temaslar, basının kamusal denetim işlevinin doğal konuları arasında yer alır. Bu düzenlemenin yarattığı sorun, hakareti değil, eleştirinin yol açabileceği siyasal rahatsızlığı cezalandırmaya yönelmiş olmasıdır. Böyle bir anlayış, ifade özgürlüğünün özünü zedelemekte ve basını dış politika alanında temkinli değil, sessiz olmaya zorlayan bir hukuki iklim yaratmaktadır”

-“Zem ve Kadih suç olmaktan çıkarılmalıdır”

Zem ve kadih düzenlemelerinin, çağdaş demokratik hukuk düzeniyle bağdaşmadığına işaret edilen değerlendirmede, bu tip suçların eleştiri, yorum ve kanaat açıklamasını cezai yaptırım tehdidi altına sokarak ifade özgürlüğünün özünü zedelediği ve doğru bilginin kamuoyuna aktarılmasına engel teşkil ettiği kaydedildi.

Değerlendirmede “Zem ve kadih, basın özgürlüğü açısından sürekli bir caydırıcı etki yaratmakta; köşe yazısı, politik yorum, karikatür, hiciv ve eleştirel analiz gibi ifade biçimlerini kalıcı bir oto sansür baskısı altına almaktadır. Bu suçların varlığı, gazetecileri ve yazarları, kamusal tartışma alanında fikir üretmekten çok, olası cezai sonuçları hesaplamaya zorlamaktadır.” denildi.

Güney Kıbrıs hukuk sisteminde zem ve kadih suçlarının ceza yasasından çıkarıldığıona işaret edilen değerlendirmede, “Kıbrıs Cumhuriyeti’nde kişilik haklarının korunması ceza hukuku yoluyla değil, medeni hukuk ve tazminat mekanizmalarıyla sağlanmaktadır. Bu çerçevede, zem ve kadih ile bağlantılı tüm düzenlemelerin Ceza Yasası’ndan tamamen çıkarılması gerekmektedir. Kişilik haklarının korunması, eleştirel düşünceyi bastıran cezai araçlarla değil; ölçülü, orantılı ve demokratik hukuk devleti ilkelerine uygun yollarla güvence altına alınmalıdır” ifadelerine yer verildi.

-Bilişim suçları ve dijital ifade alanı

Açıklamada, “Bilişim suçları ve dijital ifade alanı” ara başlığı altında ise şu değerlendirme yapıldı:

“Bilişim Suçları düzenlemeleri, dijital alanı korumaya yönelik teknik bir çerçevenin ötesine geçmekte, ifade özgürlüğü, gazetecilik faaliyeti ve kişisel verilerin korunması bakımından ciddi sakıncalar barındırmaktadır. Düzenlemelerde öne çıkan iki temel başlık, hukuki güvenlik ve kamusal denetim ilkeleri açısından belirgin sorunlar içermektedir. Trafik verilerinin istisnai hallerde mahkeme kararı olmaksızın polis tarafından elde edilebilmesine imkan tanıyan düzenleme, kişisel verilerin korunması ve özel hayatın gizliliği ilkeleriyle bağdaşmamaktadır. Trafik verileri, bireylerin internet üzerindeki tüm faaliyetlerini kapsayan son derece geniş ve hassas bir veri setidir. Bu tür verilere erişimin ‘istisnai’ olarak tanımlanması, uygulamada yeterli bir güvence oluşturmamaktadır. İstisnai ifadesi suistimale açık ve muğlak bir ifadedir. Polis tarafından yapılan arama, el koyma ve benzeri taleplerin yargı denetimine tabi tutulması, hukuk devleti ilkesinin asgari gereğidir. Mahkeme emri olmaksızın kişisel verilere erişim olanağı tanınması, suistimale açık bir alan yaratmaktadır. ‘İçerik sağlayıcı’ tanımının olağanüstü ölçüde genişletilmesi, dijital ifade alanı üzerinde doğrudan baskı oluşturmaktadır. İçerik sağlayıcı; internet sitesi, sosyal medya platformu, dijital uygulama veya benzeri elektronik ortamlarda kendi adına ya da başkası adına içerik üreten, yayımlayan, paylaşan veya yeniden ileten gerçek ve tüzel kişiler olarak tanımlanmaktadır. İçeriğin kişisel hesap, sayfa, kanal, grup veya benzeri adlar altında yayımlanması; anonim, takma ad veya sahte isim kullanılması ya da üçüncü bir platform altyapısı üzerinden sunulması, içerik sağlayıcı sıfatını ortadan kaldırmamaktadır. Bu kapsam, gazetecilerle birlikte sıradan yurttaşları da doğrudan sorumluluk alanına sokmaktadır.

İçerik sağlayıcıya yüklenen yükümlülükler, önleyici ve sürekli bir gözetim sorumluluğu doğurmaktadır. Yayımlanan veya yeniden iletilen haber, görüntü, ses, grafik, emoji, veri, yorum, bağlantı, atıf ve benzeri içeriklerin sürekli olarak takip ve kontrol edilmesi; zemmedici, hakaret içeren, ima barındıran, inançlarla dalga geçen, rencide edici veya gerçeğe aykırı olduğu iddia edilen içeriklerin kaldırılması yükümlülüğü, ifade özgürlüğü üzerinde ağır bir baskı yaratmaktadır. ‘İmla kuralları ile yazılmamış içerikler’ gibi ölçütlerin dahi sorumluluk alanına dahil edilmesi, hukuki belirlilik ve öngörülebilirlik ilkelerini tamamen zedelemektedir. Haberin yayından kaldırılması, içeriğe erişim engeli getirilmesi olağan bir durum değil, ancak mahkeme kararıyla somutlaştırılabilecek ve gerekçelerle uygulanabilecek bir tedbirdir.

Dijital ortamda ifade özgürlüğü, bu çerçevede fiilen önceden denetim ve kalıcı oto sansür rejimine sürüklenmektedir. Gazeteciler, kullanıcılar ve içerik üreticileri, hukuka aykırılığın sınırlarını öngöremedikleri bir alanda, cezai ve idari yaptırım riski altında sürekli içerik kaldırmaya zorlanmaktadır. Haber verme, eleştiri ve kamusal tartışma faaliyetleri, bu koşullar altında hukuki savunma refleksiyle sınırlanmaktadır.

Öte yandan, Bilgi Teknolojileri ve Haberleşme Kurumu’na (BTHK) tanınan yüksek idari para cezası yetkisi, orantılılık ilkesini zedelemektedir. Asgari ücretin on beş katına kadar para cezası uygulanabilmesi ve bu kararlara karşı başvurulabilecek tek yolun Yüksek İdare Mahkemesi olması, etkili başvuru hakkını zayıflatmaktadır. Yargısal denetimin yavaş ve sınırlı işlemesi, idari yaptırımların caydırıcı değil, bastırıcı bir etki üretmesine yol açmaktadır. Yayından kaldırılan ya da erişim engeli alan haberlerle ilgili gazeteci kendini savunmak zorunda bırakılarak, ispat külfeti ters çevrilmektedir. Oysa ispat külfeti temel hukuk ilkesi olarak iddia edene aittir”