Ta çocukluktan başlar yalan söyleme alışkanlığı. Sebebi de çocuklara örnek olan yetişkinlerdir.
Yetişkinler zorlandıklarında, sonradan başlarına neler gelebileceğini düşünmeden, sözüm ona masum yalanlarla yaşam düzenlerini isteklerine göre uyarlamaya çalışırlar. Üstelik bu yalancılık oyununu çoğu zaman aleni şekilde yaparlar.
Bu olayları izleyen çocuklar, büyüklerini taklide mütemayil oldukları için yalanları makul bir davranışmış gibi görürler. Taklit zamanla alışkanlığa dönüşür.
Örneğin telefon konuşmalarında nice yalanların söylendiğini herkes bilir. Dahası, “Böyle söyle”, “Sakın falana filana gerçeği söyleme” şeklindeki tembihlerle yalancılık teşvik edilmektedir.
Aslında yalanlardan en büyük zararı ahlak görmektedir.
Çoğu kez yalan söyleyenler, söylediklerini unutup kendilerini ele verir ve mahcubiyet yaşarlar. Gün gelir, ahlakın çöküşünü üzülerek izleriz.
Halbuki doğruluktan taviz vermezse insan, her zaman alnı açık olur ve dik yürür. Sürekli mahcubiyetle yüzleşmek zorunda kalmaz. Mutluluğa da daha yakındır.
Canlılar içerisinde yalandan medet uman tek varlık insandır. Belki de buna aklın yanlış yollara sapması denilebilir.
Kalıtsal değildir yalancılık; sosyal bir dejenerasyondur.
Üstelik kötü bir örnekleme biçimidir. Sosyal ahlakı yozlaştıran bir fenomendir.
İnsanlık kadar eskidir yalanın mazisi; fakat bu, yalancı olmak için bir mazeret olamaz.
Ve bir gerçek daha var: Uygarlık geliştikçe yalancılık ve ahlaki yozlaşma da artmaktadır.
- asır filozoflarından Jean-Jacques Rousseau önemli bir öngörüde bulunmuştu: “Medeniyetin gelişmesi ahlakı çökertiyor.”
Gerçekten de bu süreç günümüzde had safhadadır.
Kendine gel insanoğlu... Asaletin sona eriyor.
Her şey maddiyat değildir. İnsan, maddeden çok huzura muhtaçtır.