Yokluğu yoksulluğu zorlukları çok güzel paylaşmıştık biz.
Birbirimizi sevmekten ve dayanışmaktan aldığımız güçle nerdeyse imkânsızı başarmıştık.
Bütün bir köy, bütün bir kasaba komşuydu ve bu şehirlerde de böyleydi. Lefkoşalılar komşuydular hangi sokakta oturur olsalar da, Mağusa’da da komşuydu her kes birbiriyle kimisi sur dışında otursa da, Leymosun da öyleydi ve Baf da.
Çocukluğumun Lefkoşa’sında, ilkbahara devrilmeye başlayınca aylar, markutti ikindileri başlardı. Markutti bir uçurgan şekli, kamışsız, genellikle defter sayfalarından yapardık katlayarak ve kuyruk takarak. Terazilenmezse uçamazdı ha, taklalar atmaya başlardı.
Bir diğer eğlence dinlence de, önceleri sadece Çocuk Bahçesi, Çağlayan bölgesinde, sonraları ise Kuğulu Parktan taa şimdiki GG külübüne kadar, annelerimiz ablalarımız teyzelerimiz yürürken bir aşağı bir yukarı, biz çocukları da çocuk bahçesinde, sallanmak, dönen ata binmek, dangala bişdala, saklambaç kurtarmaca oynardık, çınlardı Çocuk bahçesi.. Annelerimiz ablalarımız yorulunca, onlar da inerdi çocuk bahçesine de otururlardı banklara, hayat vardı çocuk bahçesinde, eğlence vardı ve ilk aşklar vardı.
O günlere dönünce, aklıma yaseminler de gelir, ipe, hurma yaprağına dizilen ve boyuna bileğe asılan, hem erkekler hem de kadınlar dizilmiş yasemenler ile çıkardı akşam sefasına da..
Da sı şu, dizilmiş yasemen satarak aile bütçesine katkıda bulunan çocuklar da vardı.
Her evinde yasemin olsaydı Lefkoşa’nın, kim kime niye yasemin satsındı, ama pek çok evde vardı.
Birlikte yaşadığımız tarihi anlatacak değilim o nedenle arayı atlıyor ve Lefkoşa sur içi ile hatta Çağlayanın, Belediye evlerinin ve nerdeyse Köşklü Çiftliğin de tarafımızdan niye terk edildiğini sorgulamamızı ve varsa suçumuz, önce itiraf etmeli ardından da öz eleştirimizi yapmalıyız.
İşte bu öz eleştiri çağrısı içindir bu yazı.
En zor en yoksul günlerimizde binlerce göçmene, bakla oda nohut sofa bile olsa ev yapıp sıtır eden bizler, önce Naim Adiloğlu kliniğini, sonra sur içindeki sigara fabrikasını hastahane ve daha sonra da Dr Burhan Nalbantoğlu hastahanesini yapan bizler, her lisesinin bandosu olan, her ilokulunda kol faaliyetleri adı altında, ilk yardım, tarım, el sanatları çalışmaları yürüten bizler, ne olmuştu da birden bire, ceviz çıktığı kabuğu beğenmez misali, nice aşkların, evliliklerin yaşandığı, çocukluktan gençiliğe geçtiğimiz, nice şiirlerin ilham kaynağı olan Lefkoşa sur içini, tam ve eşsiz bir vefasızlıkla terk edip yapayalnız bırakmıştık,
Evet, yasemin kokusu özlemi ile kırılıyor sosyal medya. Ama…..
Yaseminleri biz kuruttuk hem de taamüden bir cinayet işler gibi, soğuk kanlıkla ve acımasızca matah bir şey yapar gibi, biz.
Birbirimizi her gün gördüğümüz, selamlaşmanın çok ötesinde bakıştığımız, derin sıcak sohbetlere daldığımız, komşusunu aç ve açıkta bırakmadığımız o daracık sokaklarımızı niyeyse terk ettik.
Gelin onarıcı Cemaliye’nin yüzlerce gelin süslediği. Berber İlkay’ın özenle ve Meyhibe abanın kahkahalarıyla kestiği, perma, topuz yaptığı o sokaklarımızı, biz terk ettik ardımıza bile bakmadan.
Yenicami ilkokulunu, Selimiye ilkokulunu, Haydarpaşa ilkokulunu, Bayraktar ortaokulunu, Ticaret lisesini, Zafer- Halk –Taksim-Şahin sinemalarını, Sönmez Spor’u, Kanlı Mescit’i ve Klübünü, Çetin Sporu, Kartal dondurmalarını, mezdekili ramazan çöreklerini Minnoş un biz terk ettik.
Çok iyi yaptığımızı sandık.
Anladık mı ne kötü işler yaptığımızı, geçmişimizi bir çırpıda terk edip de, daha çok paraya, daha güzel evlere, arabalara sahip olunca kendimizi de kaybetme tehlikesine balıklama atladığımızı.
Anladıysak, kendi sularımıza dönelim, kendi denizlerimizde yüzelim, kendi gök yüzümüzde uçalım, kendimiz olalım , geçmişimizden gelen ve yürüyen kendi geleceğimize.
Her modeli ile yenilediğimiz akıllı telefonlarla mesajlaşmak dost yapmıyor bizi ne de arkadaş
Ve olmuyor işte, yazı ile üstelikte sanal yazı ile sohbet ve dertleşmek.
Galiba yalnız sur içini değil insanlığımızı da terk ettik.
Yaseminler riyakârlığı hisseder