Hukuk tahsiline gitmeden önce 1960 öncesinde (1957-59) kısa süreli bazı memuriyet görevlerinde bulundum. Önce Orman Dairesi’nde, sonra da Tapu Dairesi’nde çalıştım.
Orman Dairesi’ndeyken benim dışımda birkaç Türk memur daha vardı. Biri dairenin muhasibi olan Zeki Bey, biri de eski Yüksek Mahkeme Başkanı Necati Bey’in kardeşi Cemal Bey’di ve Cemal Bey dairenin hukuk müşaviriydi. Bir diğeri de 1957’lerden dostum, can yoldaşım, dava ve kader arkadaşım, efsane TMT’cilerden İlter Kırmızı idi.
Orman Dairesi’nin başkâtibi ise Aram Nigogosyan adında bir Ermeni’ydi, Ermenice’nin yanı sıra mükemmel Türkçe ve İngilizce konuşurdu. Aram efendi Lefkoşa’daki o günlerin meşhur Zafer Sineması’nın kurucusu ve sahibi Vahe Nigogosyan’ın kardeşiydi.

***
Lise son sınıftayken İngiliz’e karşı yaptığımız bir eylemden dolayı okuldan tardedildiğim günlerde tanışmış olduğum Dr. Küçük’le ilişkim devam ediyordu. Hem İngiliz’in memuruydum, hem Halkın Sesi gazetesinde isimsiz olarak veya müstear isimle zaman zaman İngiliz’i eleştiren yazılar yazıyordum.
Orman Dairesi’nin müdürü Mr. Dawidson isminde çok efendi bir adamdı. Biri İngiliz, biri Rum, biri de Türk olmak üzere üç tane de müdür yardımcısı vardı. Türk yardımcı Sıtkı Bey’di. O zamanlar yani sömürge döneminde dairelerde bir başkâtibin yanı sıra bir de İdare Amiri (Administrative Secretary) vardı. Bu makamda Hacı Yorgiyu isminde bir Rum bulunuyordu.

***
Bir gün, Dr. Küçük’ün bir konuda canı sıkıldı ve Müdür Yardımcısı Sıtkı Bey’i eleştirmek istedi. Beni çağırdı, “sen bu adamın bulunduğu dairede çalışıyorsun, onu herhalde iyi tanıyorsun, şu, şu, şu konuda bu adamı eleştiren bir yazı yaz” dedi.
Oturdum, Doktor’un izah ettiği doğrultuda bir yazı hazırladım ve o yazı ertesi günkü Halkın Sesi gazetesinde yer aldı.

***
Ve ertesi gün her zaman olduğu gibi daireye gittim.
Takriben saat 10.00 sularında dairenin odacısı çalıştığım bölüme geldi, İdare Amiri Hacı Yorgiyu’nun beni görmek istediğini ve odasında beni beklediğini söyledi.
O güne kadar her konuda Başkâtip Aram efendiden talimat almaktaydım ve İdare Amiri Hacı Yorgiyu ile hiç muhatap olmamıştım.
Neden çağrıldığımı merak ettim ve gittim.
Acaba bir kusurum var mı endişesi içindeydim.
Odasına girdiğim zaman kendisi telefonda konuşmaktaydı.
Beni görünce önündeki koltuğu göstererek otur işareti yaptı.
Telefonda uzun uzun konuştu.
Konuşması bittikten sonra yerinden kalktı, yanıma geldi, elindeki bir gazeteyi kucağıma bıraktı.
Gazeteye baktım, o günkü Halkın Sesi gazetesiydi. Yani Sıtkı Bey’i eleştiren ve benim yazdığım yazının bulunduğu gazete.
Gazeteyi görür görmez içimden kendi kendime “eyvah” dedim, “ben hapı yuttum, Sıtkı Bey’e ilişkin yazıyı benim yazdığımı İngiliz istihbaratı herhalde tesbit etmiş olacak ki şimdi beni hesaba çekecekler”.
Doğru veya yanlış, aklıma gelen ilk şey buydu. Zaten Halkın Sesi matbaasına sık sık girip çıktığım da bilinmekteydi.

***
Ne var ki bu endişemden birkaç saniye içinde kurtulmuş oldum, çünkü İdare Amiri Hacı Yorgiyu gazeteyi kucağıma koyduktan sonra bana şunu söyledi:
- Bu gazetede Sıtkı efendi hakkında bir yazı olduğunu öğrendim, Türkçe olduğu için ne yazıldığını bilmiyorum, bunu İngilizce’ye tercüme edip bana getir.
O an bir oh çekip rahatladım.
Demek ki yazıyı benim yazdığımı bilmiyorlar, benden sadece tercüme istiyorlardı.
Bunu ertesi günü Dr. Küçük’e anlattığımda yerlere yatıncaya kadar dakikalarca kahkahalarla güldü.