Rum yönetimi eski liderlerinden Yorgo Vasiliu geçen Ocak ayında hayatını kaybetti.
Ülkedeki hayat ortalaması dikkate alındığında uzun yaşamış sayılır.
Öldüğünde 93 yaşındaydı.
***
Kabul etmek gerekir ki Yorgo Vasiliu diğer Rum liderlerine (Glafkos Klerides hariç) nazaran entelektüel bir adamdı.
Okuyan, bilgi sahibi, aktif birisiydi.
Kurnaz bir adamdı.
Bir tilki kadar kurnazdı.
Hatta tilkilerin en kurnazı olan kıraç tilkisi kadar kurnazdı.
***
İkna kabiliyeti vardı.
Söylediği yalanı bile karşısındakine inandırmak için iğne deliğinden geçer, kelimelere bir cambaz misali perende attırırdı.
Ama siyaset ilişkilerinde, Kıbrıs davasında özellikle yabancılarla temaslarında sık sık yalana başvurmakta kaçınmazdı.
Bir yalan ustasıydı.
***
Vasiliu ile hayatı boyunca iki kez karşılaştım.
Biri New York’ta.
Biri de Kıbrıs’ta.
Böylece kendisini biraz da yakından tanıma fırsatı buldum.
***
Rum yönetimi başkanı olduğu dönemde BM Genel Sekreteri tarafından Cumhurbaşkanı Denktaş’la birlikte New York’a davet edilmişti.
O toplantı günlerinde bir köşe yazarı olarak ben de New York’ta idim.
Kıbrıs Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni merhum Süleyman Ergüçlü ile beraberdik.
BM Genel Sekreteri’yle görüştüler.
Görüşmeden sonra Denktaş beni çağırdı ve “Vasiliu biraz sonra bir basın toplantısı yapacak” dedi, “git takip et, söylediğini not et ve kendisine soru sor”.
Basın toplantısının yapılacağı BM binasındaki basın salonuna erken gittim ve ön sıraya oturup beklemeye başladım.
***
Bir süre sonra basın odası gazetecilerle doldu.
Az sonra Vasiliu da geldi.
Yanında bir de hanım vardı.
Vasiliu’nun özel sekreteri miydi, basın sözcüsü müydü bilmiyorum.
Soru sormak isteyen gazeteciler parmak kaldırdı.
Vasiliu’nun yanındaki hanım parmak kaldıran gazetecilere teker teker söz veriyordu.
Yani eliyle işaret ederek gazetecilere sırayla söz veriyordu.
***
Vasiliu her soruya verdiği cevapta Türkiye’yi ve Denktaş’ı suçlamaya başladı.
Ben de Vasiliu’nun huzurunu bozacak ve canını sıkacak birkaç soru sormaya karar verdim.
Parmak kaldırdım.
Ön sırada oturduğum için beni görmemeleri mümkün değildi.
Buna rağmen parmağım havada kaldı.
Ben hariç, soru sormak isteyen herkese fırsat verildi.
Basın toplantısı bittiğinde parmağım hâlâ havadaydı.
Vasiliu ayrılmak için kapıya doğru yürüdü.
Canım çok sıkılmıştı.
Ani bir refleksle yerimden fırladım ve Vasiliu’nun bulunduğu noktaya doğru hızla yürüdüm.
Maksadım neden bana soru sorma olanağı verilmediğini sormaktı.
Hızlı bir şekilde Vasiliu’ya yaklaştım.
Birden bire birkaç adam aramıza girdi.
Meğer korumalarıymış.
Benim hızlı hareketimden herhalde işkirlenmiş olacaklardı.
***
Buna rağmen neredeyse yüksek bir sesle Vasiliu’ya İngilizce olarak şunu söyledim:
- Parmağım havada kaldı, neden bana soru sorma fırsatı verilmedi, bunu çok merak ediyorum?
Vasiliu şu cevabı verdi:
- She did not see you my dear.
Yani kimin soru soracağına karar veren hanımefendi beni görmemiş.
***
Oysa ben o hanımın tam karşınsında oturuyordum.
Ve defalarca bana bakmış, göz göze gelmiştik.
Kör olsa beni yine görürdü.
Belliydi ki kim olduğumu ve soracağım sorunun kendilerini diğer gazeteciler nazarında rahatsız edeceğimi bildikleri için bana soru sorma olanağı tanımadılar.
İşte böyle bir adamdı Vasiliu.
Siyaset cambazlığında üstüne yoktu.
***
Vasiliu ile bu New York maceramızı böylece anlatmış oldum.
İkinci karşılaşmamız “yes be annem” döneminde Lefkoşa’da olmuştu.
Hayli enteresandır.
Onu da bir başka yazımda anlatacağım.