İçinde yaşadığımız çağın en önemli özelliği, hiç şüphe yok ki teknolojik gelişmelerdir.  Bu teknolojik gelişmelerle de insan hayatı kolaylaşıyor.  Hatta bazı insanlar bu teknolojiye pek ayak uyduramasa da, zaman içinde kendi yaşantılarının kalite kazanması adına kendilerini zorluyorlar yenilikleri öğrenmek için.  Tıpkı bilgisayar, internet ve cep telefonlarının kullanılması gibi.

            Koskoca kışı geride bıraktığımız günlerde baharın gelmesini bekleriz.  Baharın gelişi ile de çiçeklerin açılmasını ve hayatımızın renklenmesini...

            Hani “ilkellik içinde mevsimsel meteoroji” koydum ya yazımın başlığını...

            Öylesine bir ilkellik bende bir çağrışım yaptı ve şu soru geçti kafamdan:

            “Eski insanlar hava raporu diye birşey mi biliyorlardı?”

            Veya balığa çıkan balıkçılar, ağlarını atmak için açık denize çıkarken bilimsel bir bilgiye mi sahipti?

            Bunun gibi nice soruları sıralayabiliriz.

            İlkellik içinde hava belirleme yöntemleri hepimizin geçmişinde, atalarımızın ilkek metodlarında ve doğallık içindeki güzelliklerde vardır.

            Örnekleme yapmak gerekirse, göçmen kuşların en bariz örnek olduklarını söyleyebiliriz.  Göçmen kuşların baharın gelişi ile sıcak ülkelere göçmesi veya göletlere doluşan flamingolar gibi...  Tıpkı Mehmetçi göletinde gözlemlediğimiz flaminto, ördek ve daha nice göçmen kuşlar gibi...

            Hani eski insanlar şu soruyu sorarlardı ya... 

            “Cemreler ne zaman düşecek?”

            “Cemre” dediğimiz şey, eski insanların kendilerince yarattıkları havaların, suyun ve toprağın ısınmasına yönelik ifadeleriyle var olan bir doğal gerçek.

            Şayet internete sorarsanız “Cemreler ne zaman düşecek” diye, internet size o bilgileri verecektir.  Nitekim ilk cemre bugün havaya düşmüştür takvime göre.  Yani ilkel meteoroloji raporuna göre.

            Rahmetli ninem bana şöyle derdi mevsimler üzerine konuşmalarımızda.

            “Oğlum, ilk kırlangıcı havada gördüğünde, havaların ısınmasya başladığını anlayacaksın.  Bir de vefalı bir sevgili gibi göçen ve tekrar gelip, bizim şu evin mertek aralarına, kamışlar üzerine yapmış oldukları çamurdan yuvalarına göndükleri zaman.”

            Nemelazım...  Ninem dedem bu dünyadan göçtüler ama ben hep o ilk kırlangıcı arar oldum mevsimler kırılmaya başladığı zaman.

            Balıkçılar mı?

            24 Eylül 2021’de kaybettiğim sevgili bacanağım Orhan Özbalıkçı’nın bütün ailesi balıkçıydı. 

Hep bana balık maceralarını, hatta TMT’nin silahlarının Anamur’dan denizden nasıl taşındığını anlatırır dururdu.  Genç yaşta kaybettiği ağabeyi Hikmet Rezvan’ın silah taşırken denizde silahlarla nasıl kaybolduğunu da anlatırdı.  Bütün o macerayı roman ve belgesel kitaplarımda kullanmışımdır.

            “Nerden nereye geldin?” Sorusunu sorabilirsiniz.  Anlatayım onu da, ilkellik içindeki meteorolojiyi de...

            Rahmetli Orhan bacanak bir hafta sonu beni Yeni Erenköy’de balığa çıkarmıştı, merakımı gidermek için.  Balıkçıların hayli ilginç yaşantıları vardır.  Gençlik yıllarımızda arkadaşlarla kamışla balık avına giderdik.  Zaman içinde o merak ve tutkumuz da kayboldu.  Her ne ise...

            Bir yaz gecesiydi...  Sabahın 03’ünde balıkçı teknesiyle denize açılacak ve ağları atacaktık.  Yazın göbeğinde bana balıkçı yakası, yorgan gibi bir kazak giydirmişlerdi.  Meğer çok soğuk olurmuş açık deniz.  O geceyi yaşamak, balıkçıların hayatına girmek ve görsellikle duydusal anları yaşamak hayli ilginç gelmişti bana ki, yazın ve edebi çalışmalarımda bana epeyce malzeme olmuştur.

            Yıldızlar üzerimizde bir yorgan gibi duruyordu.  Berrak ve duru bir geceydi...  Denize açılmak, balıkçı ağlarını denize atmak ve ufuktan doğacak güneşi izlemek ne kadar zevkliydi bilir misiniz?

            Ağların atılması ve dönüşümüz sanırım iki saatlik bir zamanımızı almış ve dönemeye hazırlanıyorduk ki, bacanağın kardeşi balıkçı Sami şöyle demişti:

            “Hemen dönmemiz lazım.  Çünkü biraz sonra denizde bir patlama olacak.  Şayet fırtınaya yakalanırsak işimiz hayli zor olacak” deyince afallamıştım.

            “Haydi canım sen de” demiştim balıkçı Sami’ye.

            Derhal motoru çalıştırıp hızla balıkçı barınağına doğru hareket etmiştik.  Güneş ufuktan görünmüştü.  Ancak da, o küçük limana ulaşmıştık ki, denizde dev dalgalar oluşmuştu.  Ne kadar tuhafıma gitmişti size anlatamam.  Teknemiz artık selametteydi ve liman durgundu.  Ama deniz dev dalgalarla cebelleşir olmuştu.

            Balıkçı Sami’ye ve Orhan bacanağa sormuştum:

            “Nasıl anladınız yahu şu fırtınayı.  Gece o kadar durgun, deniz uyuyordu halbuki” dediğimde bana şöyle demişlerdi:

            “Biz balıkçıların rüzgara ve serin esintilere müthiş hassasiyetimiz vardır.  O hassasiyet bize bazı şeyleri öğretti.  O duygu ve hissetme, bize açık denizde ne zaman, hangi saatte fırtına kopacağını söyler.  Yani bizim meteorolojimiz de budur” demişlerdi.

            İnsanoğlu işte böyle doğallık içinde kendini var etti ve etmeye de devam ediyor.

            Yani teknoloji gelişti, para çoğaldı, üretim daha yaygın hal aldı ama insanlığın değeri azaldı, sevgili okurlarım.  Yediğimiz domatesin tadı kalmadı.  Salatalık ve tüm yeşil sebzeler, bizim bıraktığımız sebzeler değil.  Her üretim ilaçlara ve abartılı zararlı tarımsal malzemeye kaldı. O nedenle değil mi ki kanser vakaları hayli çoğaldı.  İlaçlarla rant elde eden üreticiler insan hayatı ile oynuyor ve oynamaya da devam ediyorlar.

            Yani anlayacağınız ilkellik içindeki meteoroloji  ve yaşantı bir başka anlamdı insanlar için.  Öyle değil mi?

            Bugünkü yazımla sizleri bir geçmişe sürüklemeye çalıştım esasında.  Bu yazıya ne mafiya haberlerinin, ne pandeminin, ne artan hayat pahalılığının, ne de siyaset çalkantılarının ve egolarının girmesini istedim.

            O nedenle bütün güzelliklerin geride kalmasına vurgu yaparken, yine de hayatın güzel olduğunu ifade edebilirim, bütün olumsuzluklara rağmen.