Eski milletvekillerinden ve Genel Komite’nin kurucularından Ahmet Midhat Berberoğlu, evvelki gün ölümünün 20’nci yılında Karaoğlanoğlu’ndaki mezarı başında kendi partilileri ve kendini sevenlerince anıldı.

            O’nun hatırasını yaşatmak adına düzenlenen bu ve buna benzer törenler, bana geçmişi hatırlatıyor...

            Ahmet Midhat Bereberoğlu ile olan beraberliğim ve dostluğum, 21 Aralık 1963 olayları ile başlar.  Malum olayların başlaması ile Ledra Palace arkasındaki Cumhurbaşkan Yardımcılığı binasına gidemeyince, tümümüz Dr. Küçük’ün ikametgahında toplanmıştık.  “Dr. Küçük’ün ikametgahı” dediğim bina, şimdiki Cumhurbaşkanlığı binasıydı.

            EOKA’nın kurşunları leblebi gibi üstümüze yağarken, kendimize yeni bir çıkış yolu arıyorduk.  Orada, Dr. Küçük’ün ikametgahının camlı bölmesinde (5. Cumhurbaşkanımız Ersin Tatar’ın genişletilmiş ve düzenlenmiş hali) akla gelebilecek nice değerli insan orada toplanmış ve geleceğimizi konuşuyorlardı.  Şu anda aklıma gelen isimler şunlardı:

            Sağlık Bakanı rahmetlik Dr. Niyazi Manyera, Ziraat Bakanı rahmetlik Fazıl Plümer, Dışişleri ve Savunma Bakanı rahmetlik Osman Örek, rahmetlik Oktay Feridun, Ersin Tatar’ın dedesi Dr.Küçük’ün müsteşarı Cemal Müftüzade,rahmetlik Semih Sait Umar, eski milletvekillerinden Halit Ali Riza, rahmetlik Ahmet Midhat Berberoğlu, Ziraat Dairesi Müdürü rahmetlik Mustafa Galip, eski müsteşarlardan rahmetlik Fuat Sami, yine eski müsteşarlardan Kemal Atasoy, daire müdürü Hüseyin Kemal Nidai Koralp ve unutmuş olduğum bazı değerli insanlar...

            İşte Kıbrıs Türkü’nün var oluş mücadelesinin başlangıcını teşkil edecek olan, idari, yasal, siyasal ve sosyal içeriği ile GENEL KOMİTE kurulmuştu.  Genel Komite’nin kuruluşunda idari sekretaryanın içinde bizler de bulunuyorduk.  Genel Komite’nin o günkü sekreterleri, Ümit Özdil, Ali Vehit, Hüseyin Behiç Öztürk ve daha sonra Ekrem Ural vardı.

            Hemen hemen Genel Komite’nin bütün toplantılarının yapıldığı mekana bitişik ofisimde hazır bulunur, istenen evrakları hazırlar, yazılan tutanakları daktilo ettirip onların dağıtımını yapar, Ankara’ya, Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alay Komutanlarına, TC Büyükelçiliği’ne ve Bayraktarlığa gönderirdim.

            Acil durumlarda toplantılar dışında orada bulunan üyelerce acil kararlar alınınca, çıkan kararları “Muhtıra” şeklinde hazırlar ve bütün üyeleri bizzat tek tek ziyaret ederek onaylatırdım.  Kararlara muhlefet şerhini düşen, yine görüşlerini yazardı, nedenleriyle.

            Ahmet Midhat Berberoğlu hemen hemen her gün o camlı bölmede hazır bulunur, günlük gazeteleri okur, arkadaşları ile yorumlar yapar ve Rumların acımasızlıklarını dile getirirdi.

            Bir gün hazırlamış olduğum muhtırayı Ahmet Midhat Berberoğlu’na onaylatmak için yanına gittiğimde bana şöyle demişti:

            “Osmancığım, benim baba adım ‘Mithat’ değil, ‘Midhat’ olarak yazılır.  Lütfen bundan sonra bütün tutanaklara benim ismim böyle geçsin.”

            Tabii ki ondan sonraki dönemde onun ismini hep doğru yazdık.  Ölümünden sonra yapılan anma törenlerinde onun soyadını hep yanlış telaffuz ettiklerini gördüm.  Belki onlar da bu hatalarını düzeltirler.  Bilemiyorum...

            Onunla çok uzun bir beraberliğimiz olmuştu.  Çok mükemmel ve saygın kişiliği vardı.  Kimse için kötü söz söylemez, her zaman haksızın yanında yer alırdı.  Yanlışları eleştirir, doğruları alkışlardı.

            Bir keresinde benim de hazır bulunduğum Genel Komite toplantı salonunda Berberoğlu, Denktaş’ın maaşını sorgulamıştı.

            “Herkes otuz lira alırken, neden Denktaş’a tam maaşını gönderiyorsunuz?” demiş ve ip orada kopmuştu.

            Neden ip kopmuştu?

            Kopmuştu, çünkü Genel Komite’ye Denktaş adına katılan TCM Başkan yardımcısı Dr. Şemdi Kazım da oradaydı.  (Daha sonra Denktaş bu durumu  kendisine Kutlu Adalı ve Dr. Şemsi Kazım tarafından yazılan mektuplardan öğrendiğini anlatır  hatıralarında.)

            21 Aralık olaylarının başlaması ile benim yüklendiğim görevler, naşizane bir ifade ile sayılamayacak kadar çoktu.  Hem Genel Komite sekretaryası, hem Cumhurbaşkanlığı idari ve arşivleme, hem Dr. Küçük’ün Özel Kalem görevleri, hem halkla ilişkiler, hem binlerce göçmen sorunları ile bizzat ilgilenmem, sarayın avlusuna doluşan esir trampasında Türk esirlerin ifadelerini almam ve geceleyin  de 30 Bölükteki mücahitlik görevlerime devam etmem gibi...

            Şu anda düşünüyorum...

            Berberoğlu’nu mezarı başında anan ve ona “Mithat Berberoğlu” diyen hitabeden CTP’li cenerasyonun kullandığı ifadelere ve O’nun şahsındaki yüceliğe temas edişlerine...

            Kaç kişi Berberoğlu’nun tam ve unutulmaz bir insan oluğunu gerçekleri ile biliyor?

            Bence bugün O’nun hatırası önünde saygıyla eğilen insanların çoğu, ya doğmamışlar, ya da yeni doğmuşlardı.

            Berberoğlu’nun Denktaş hakkındaki sözleri tutanaklara geçmişti.  O tutanakları da bizzat benim daktilo edip teksir makinasında çoğaltıp dağımı öyle yapmamı istemişti.  “Çok gizli” kaydı ile yazmış olduğum tutanaklarla ilgili şu soruyu sormuştum Dr. Küçük’e.

            “Efendim!  Bu tutanakları Denktaş Bey’e de gönderecek miyiz?”

            Bu sorum üzerine bana şöyle demişti.

            “Asıl ona göndereceksiniz bizim buralarda neler çektiğimizi öğrensin.”

            Esasında Denktaş, Makarios tarafından istenmeyen adam ilan edilince adaya gelememişti. O da Ankara’da dava için bir başka mücadele veriyordu.  Her ne ise...

            Aradan hayli zaman geçince, Berberoğlu “Cumhuriyetçi Türk Partisi”ni kurmuştu.  Partinin kuruluşuna ilişkin detaylar, “Dr. Fazıl Küçük’le Geçen Günlerim” adlı kitapta mevcuttur.

            Bana birisi sorsa “Berberoğlu’nun siyasi görüşü neydi” diye.  Benim yanıtım şöyle olurdu:

            “Berberoğlu solcu bir dava adamı değildi.  O hep, sosyal demokrat yapısı içinde var oldu.  Hep milliyetçiliği ve insan haklarını savundu” derim.

            O’nun parti kurması, yüksek tahsilde olan sol görüşlü talebeleri de tetiklemiş ve CTP, onların sarılıp geliştirecekleri bir siyasi organ olmuştu.  Bu durumu da rahmetli Özker Özgür’le konuşmuştuk.  O da bana şöyle demişti:

            “Bize en yakın parti, Berberoğlu’nun partisi olduğu için ona sarıldık.”

            Tabii ki parti artık sol görüşlü yeni cenerasyonun eline geçmiş,  Berberoğlu da “Onursal Başkan” ilan edilmişti.

            Denktaş’la Berberoğlu’nun arası hiç düzelmemişti.

            Yıllar sonra emekli olup Ontaş İşhanı’nda kendi şirketimi kurunca, hemen hemen her gün merkez postahanenin kutuları önünde ve gazeteci Selma’nın dükkanında buluşur ve eski günleri yad ederdik.  Ne kadar mükemmel ve saygın bir duruşu vardı, anlatamam.

            Bir gün kendisine sormuştum:

            “Ahmet Bey, hatıralarınızı yazdınız mı?”

            “Yazdım.  Hala daha yazıyorum.  Kısmet olursa bir gün o hatıraları yayınlayacağım” demişti.

            Bu arada eski eşinden ayrılmış, yeni eşi ile evlenmiş ve bir de kızı olmuştu.  Çok da mutlu olmuştum, onun çocuk hasretini gidermesi açısından.

            Geçmişte oğlum Dr. Mustafa’yı şöyle dört beş yaşlarında daireme götürdüğümde Berberoğlu çok mutlu olurdu.  Hatta “Böyle güzel bir çocuğa sahip olduğun için seni kutlarım.  Keşke benim de böyle güzel bir çocuğum olsa” demişti.

            Bütün bunlar kağıda dökülürken, onu kaybetmişiz ve hatıralarımızın sayfalarına yazmışız.  Lakin gerek CTP’ye, gerekse ailesine onun bir vasiyeti olarak “Lütfen hatıralarını yayınlayınız” diyorum.

            Kısacası...  Ahmet Midhat Berberoğlu çok mükemmel ve saygın bir insandı.  Böyle insanlar kolay kolay yetişmezler.

            Ben de ona gani gani rahmetler diler, yattığı yerin cennet mekanı olmasını dilerim.  Allah’ın bütün rahmetleri seninle olsun, güzel insan, Berberoğlu.