Çanakkale Zaferi’nin 107’nci yıl dönümünü kutladığımız bu günde, insanın aklına tarihin sayfaları ve yaşanmışlıkları gelir.  Ta çocukluk yıllarımızdan başlayıp, Çanakkale’ye gittiğim güne kadar içimde bir uhte veya bir özlem olarak kaldığını anlamıştım o muhteşem zaferin görüntülerini ve savaş alanlarını görmek.

            Sanırım bundan 20 yıl kadar önceydi...  Türkiye’de eşimle bir tura katılmıştık.  O tur programında Çanakkale de vardı.  Daha doğrusu tercih ettiğimiz turda mutlaka Çanakkale’nin olmasını istemiştik.

            Hani “Tarihi görmek ve yaşamak başkadır” deriz ya...  İşte biz de görerek ve izleyerek, gerçekten tarihi yaşamış olduk o gezide.

            Bu tür turlarda genellikle rehberler müthiş bilgili olurlar.  Turistlere gösterecekleri yerler hakkında geniş bilgi verirler.  Gezilecek yerlerden birisi de Çanakkale olunca rehberimiz, bize öyle şeyler anlatmıştı ki, anlatılanlarla gözlemlenen yerleri birleştirdiğimizde gerçekten bir tarih canlanmıştı gözlerimizin önünde.

            Tarih bize takvim olarak 18 Mart 2015’i gösteriyordu, rehberimizin anlattığına göre. 

            Ulu Önder Atatürk’ün Mehmetçik’e verdiği emrin yerindeydik.  Sığınaklar ve bir yılan gibi kavisli dehlizler ve Anzaklar’ın taarruza geçtiği o tepe ve Atatürk’ün o ünlü sözü...

            “Asker!  Ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum” demişti Atatürk.

            Evet o askerler sadece savaşmadılar.  Hem savaştılar, hem öldüler.  Yani Mehmetçik Çanakkale savaşında resmen bir destan yazdı.  Ve Çanakkale zaferi tarihe, en büyük savaş olarak geçti.

            Şayet Çanakkale Boğazı itilaf devletlerinin eline geçmiş olsaydı, Rusya’ya her türlü destek sağlanmış olacaktı.  Osmanlı ordusunun en önemli savaş stratejisi, boğaza döşedikleri mayınlar ve düşmana çok büyük zayiatlar verilmesiydi ki, bunda da başarılı olmuşlardır.

            Yeniden anılarımıza dönelim...

            Çanakkele şehitliğine girdiğimizde, sıra sıra yatan Mehmetçiklerin ve ta Avustralya’dan kopup gelen ve İngilizler için savaşan Anzakların mezarları vardı.

            Ne hazin bir görüntüydüi size anlatamam.  İnsan elinde olmadan müthiş etkileniyor ve sanki tarihi o an gibi yaşadığını hissediyor.

            Gökyüzüne uzanan Çakanakkale Anıtı, bütün azameti ile orada duruyordu.  Anıtın üstündeki Türk bayrağı Boğaz’ın hırçın rüzgarlarında dalgalanıyordu.

            Bu savaşla ilgili pek çok hikayeler anlatıldı.  Pek çok tablolar yapıldı ressamlar tarafından.  Özellikle Anzaklar’ın hikayeleri de bayağı etkileyicidir.

            Hiç unutmayacağım...  Yıllar sonra Türkiye’ye gelen ve Çanakkale’de savaşan bir Anzak askeri duygularını şöyle dile getirmişti bir gazeteye:

            “Biz Anzaklar Çanakkale’de çok zayiat verdik.”

            Bu Anzak askerine sormuşlar:

            “Siz Anzakların işi neydi Çanakkale’de?  Çanakkale nere, Avustralya nere?”

            O zaman Anzak askerinin gıkı çıkmamıştı bu gerçek karşısında.

            Gerçekten binlerce Anzak askerini Çanakkale’ye göndermek hiç de akıl harcı değildi.

            Yine bir başka Anzak anısı...

            Gazetelerden birinde yine bir Anzak askeri ile ilgili ilginç bir hikaye vardı.  O Anzak askeri yaşadıklarını şöyle anlatmıştı bir yerel gazeteye:

            “Savaş esnasında yanımda çok sevediğim bir arkadaşım hayatını kaybetmişti.  Hatta başı gövdesinden ayrılmıştı.  Savaş alanından ayrılırken onun kopan başını bir beze sarıp Avustralya’ya götürüp, o kesik başı mumyalaştırmıştım.  Yıllarca o kesik başı sakladım.  Ta ki yeniden Çanakkale’ye döneyim ve başı kesik o bedenin yanına gömeyim diye.”

            Ne kadar ilginç ve acı veren bir hikaye değil mi?

            Tam 107 yıl önce hayatlarını kaybeden kahraman Mehmetçiklerin aziz hatıraları önünde saygıyla eğilmek ve yeni nesillere onların kahramanlıklarını anlatmak bizim boynumuzun borcu olsun.

            Nitekim Çanakkale savaşından sonra Atatürk, 19 Mayıs 1919 tarihinde Bandırma Vapuru ile Samsun’a çıkmış ve kurtuluş mücadelesini başlatmıştı.

            Özetle, Mehmetçik Çanakkale’de muhteşem bir destan yazdı.