Bazen öyle anlar yaşar ki insan...
Özellikle kendi kendisiyle baş başa kalıp da gözlerini maziye çevirerek geçmişte küçük bir seyahat yaparken sadece güzel anılarla baş başa kalmaz...
Bazen de hoş gelen anıların yanında nahoş bazı anılara da takılır. İstem dışında...
Yüzdeki mimikler bu durumda sertleşmeye, keskinleşmeye başlar.
Belki de o an nabzı da artar.
Hele bir suçluluk duygusunu da beraberinde getirirse bu anımsayışlar, insanı ateş basar...
Doğru dürüst soluk bile alamaz...
Yorgunluk, hatta bitkinlik gelir ardından; insan hayal gücünü zorlamaktan...
Bu demek ki hiçbir zaman duygular tekdüze kalmaz.
Salıncak misali öne, geriye sallanırlar.
Her şeyin zaman sürecinde değiştiği doğruysa, niye sabit kalsın duygular?
Belki de hilkatin değişkenliğidir insanı yaşama zorlayan, yaşamayı cazip kılan.
Belirli bir duyguya saplanıp kalamaz insan.
Bu hâliyle insan yaşamı, tıpkı deniz gibi sürekli bir farklılık görünümünü andırmaz mı?
Bazen durgun denizler gibi sabırlı, sakin...
Bazen de gittikçe büyüyen dalgalar gibi azgın...
Değişkenlikler olmasa eminim yaşam, kabristanlığı andıracak kadar sakin ve sessiz olurdu...
O zaman haklı çıkabilir yaşamdan şikâyetçi olanlar.
Hareketliliktir insanı yaşamla kaynaştıran.