Hala hepimizin hafızalarındadır Suriye’nin iç ve terör çatışmaları, savaşta ölen binlerce insanın acıları ve büyük göçleri.

            Savaş geçirmemiş veya savaş yaşamamış ülke insanları gerçek anlamda savaşın korkunçluğunu ve acılarını bilmezler.  Bunun en bariz örneği bugün önümüzdeki Rusya-Ukrayna savaşıdır.

            Suriye’nin de çeşitli yerlerdeki saldırılarda insanlar ölürken, binlerce bina da harabeye dönmüştü.  Evsiz, aşsız, parasız ve çaresiz kalan binlerce Suriyeli, sırf canlarını kurtarmak için kendilerini Türkiye sınırına atmıştı. Türkiye toprakları onlar için büyük bir kurtuluş olmuştu.

            O kaçışta anımsadığım kadarı ile 4-5 milyon Suriyeli göçmen Türk topraklarına sığınmışlardı. Rakam tam olarak aklımda değil ama göçmen sayısının o civarda olduğunu anımsıyorum.  O göçten Türkiye, hem maddi, hem de manevi zararlara uğramıştı.  Batılılar kapılarını bu göçmenlere açmamışlar ama Türk insanı bu zavallı insanlara açmışlardı.  İşte Türkiye’nin büyüklüğü bundan belliydi.

            Ne kadar acı dolu görüntülerdi onlar.  Akın akın sınırları geçip Türkiye’ye sığınan bu insanlar için Türkiye binlerce çadır kurmuş, yüzlerce yiyecek dağıtım merkezleri oluşturmuş ve geçici konut yapmıştı.  Lakin batının acımasızlıklarına inat Türkiye bütün zorlamalarına rağmen hiçbir ülke, bünyesine Suriye göçmeni almayı kabul etmemişti.

            Adamlar “Biz Avrupa Birliğiyiz” filan derler de, yüreklerinde zerre kadar vicdan yok.  Üzerinden epeyce zaman geçince Türkiye kendi sınırlarını Suriyeli göçmenlere batıya gitmeleri için açmıştı.  İlk kapı, Yunanistan’a açılan kapıydı.  Lakin Yunanlılar tek bir Suriyeli’ye kapısını ve kucağını açmamış, kışın acı soğuklarında onların mahvolmalarına neden olmuştu.  Onlar hep umut ettiler batıya giderek kendilerine yeni bir gelecek kuracaklar diye.  Ama batıya gidemediler, geri döndüler, Türk topraklarına.

            Türkiye bu zavallı göçmenlere kucağını ve sofrasını açmasına rağmen, onları sınır dışı etmemiştir.  Ta ki gönüllülük esasına dayanan bir proje oluşturuluncaya kadar.

            Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan şu açıklamayı yaptı, Suriyelilerin gönüllülük esasına göre terkettikleri topraklarına geri dönmeleri için.

            “Suriye’nin kuzeyindeki güvenli bölgelerde yıllardır çadırlarda yaşayan kardeşlerimizin hayat şartlarını bir parça da olsa düzeltmek için 250 ayrı noktada inşa ettiğimiz briket evlerin açılışını yapıyoruz.”

            İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da şu açıklamayı yapıyor:

            “77 bin briket evin 57 bin 306’sını tamamladık.  Kalanların hazırlıkları ve inşası sürüyor.”

            Anımsadığım kadarı ile bundan 4-5 yıl kadar önceydi...  Değerli dostum gazeteci Ahmet Tolgay’la beni Kültür Dairesi, imza günü için İstanbul Kitap Fuarına göndermişti.  İstanbul Kitap Fuarı çok önemli bir etkinlikti.  İstiklal Caddesi’nin arka taraflarında bir otelde kalıyorduk.  Hava buz gibiydi.  Suriyelilerin göçünden sonra ilk kez İstanbul’a gitmiştik.

            Türkiye Suriyeli göçmenlere kapısını ve gönlünü açtı da, maalesef sosyal hayatı da mahvetti, bana göre.  Özellikle demografik yapının değişimi, Suriyeli göçmenlerin Türk insanının yaşantısına girişi, onların ekonomik açmazları, karınlarını doyurma savaşları ve daha da önemlisi hayatta kalabilme mücadeleleri vardı.

            O gidişimizde İstanbul sokaklarındaki görüntü, nerdeyse beni İstanbul’den nefret etme noktasına getirmişti.

            Sokak ortasında 18-20 yaşlarındaki kadın-erkek dilenciler, asfaltın ortasına oturup kucaklarındaki yavruyu göstererek gelene geçene avuç açmaları tam bir dramdı.  O bağlamda İstanbul’un sosyal çehresini değiştirmesine vurgu yapıyorum, Suriye göçmenlerinin.

            İnsan İstanbul’dan nefret eder mi?

            Pek şairin dizelerine malzeme olan o güzelim İstanbul, eski İstanbul değildi.  O görüntülerde Yahya Kemal’i, Faruk Nafiz’i, Attila İlhan’ı ve onların o güzel dizelerini düşündüm. 

            O etkileşimden olsa gerek ki, bir akşam geç vakit Ahmet Tolgay kardeşimle İstiklal’de bir restoranttan otelimize dönerken bir şiir yazmıştım günlük çalışma defterimin yapraklarına.  O şiir, güzelle çirkini anlatıyordu esasında.  Ve şiirimin adını “İstanbul’u artık sevmiyorum” koymuştum.

            Bu dizeleri yazmamın nedeni Suriyeli göçmenlerin Türk insanının sosyo kültürel yapısını bozmaları ve özlemlerimizdi.

            Mesela şu anda gerçekleşmekte olan “gönüllülük esasına göre Suriyelilerin ülkelerine dönüşü” projesi, geç de olsa yapılması gereken bir projeydi.

            Farkındaysanız bu proje hayata geçerken, Türk siyasileri Suriyeli göçmenleri rencide etmeden onların kendi ülkelerine dönüşlerini sağlamış oluyor.  Ne kadar güzel bir karar ve uygulama, değil mi?

            Türk sınırından geçerek Türkiye’ye sığınan bütün Suriyelilerin geri döneceklerini düşünmek de biraz saflık olur.  Çünkü paralı Suriyeliler, İstanbul’un çeşitli semtlerine mağazalar açmışlar ve ticaret hayatına atılmışlar.  Yani değirmeni döndürmeye başlamışlar.  Değirmeni döndüren adam yeniden meçhule gider mi?  Gitmez bence.  Bu insanlar, onların çocukları Türk kültürüne adapte olurken, kurulmuş bir düzeni bozarlar mı?  Bence bozmazlar.

            Yine de hayat devam ediyor... İnşallah şu pandemi dönemi de bitince bir İstanbul seyahati yapar ve eski İstanbul’la buluşuruz.  Göçmensiz ve tertemiz görüntüsü bir İstanbul’la...