Hemen hemen her gün alışkanlık haline getirdiğimiz gazetelerdeki ölüm ilanlarına bakma, dün de kendini gösterdi. Pek çok sevenlerimizi kaybederken, nedense bazıları için daha çok üzülüyor ve daha da çok geçmişi anma adına etkileniyoruz.
Bu kez kaybettiğimiz çok değerli, yılların eğitimcisi Mehmet Liseniler’di gazetede.
Onunla tanışmam, ilkokul 4’ncü sınıftaydı. Çok efendi, çok sevecen ve çok da bilgili bir hocaydı rahmetlik. Anımsadığım kadarı ile yanağında bir yara izi vardı. Uzun boyuyla sınıfa girdiğinde birden otoritesi belli olurdu. “Otorite” dedimse, şiddet anlamında değildir. Tatlı-sert bir yapısı vardı. Katiyen öğrencilere el veya cetvel kaldırmazdı. Hep tatlı tatlı dersi anlatır, sonra da karatahtanın önüne çıkartıp, “Anlat evladım bakalım neler anlatmışım” sorusunu sorardı.
Haydarpaşa İlkokulu’na, Yenicami İlkokulu’ndan gelmiştik. O zamanlar ilkokul bir ve ikiyi, galiba üçü de Yenicami’de okur, diğer yılları da Haydarpaşa’da tamamlardık.
Yenicami İlkokulu’nun tam karşısında eski bir mezarlık vardı. Hemen hemen yerle bir olmuştu mezarlar. O yok olmakla yüzyüze kalmış mezarlıkta anılarımda kalan bir kagir mezarla, Osmanlı’dan kalma bir şadırvanlı çeşme vardı. Daha sonra kimin aklına yatmışsa, hangi cahil idareci karar vermişse, o şadırvanlı çeşmeyi yıktırmış ve orasını tuzla buz etmişlerdi.
Daha sonra o şadırvanlı çeşmenin yerine tıpa tıp aynısını yapmıştı yeni idare. Bir de gökyüzüne uzanan ince hurmalar vardı anılarımda kalan. Yenicami’nin sivri minaresi, sap gibi o meydanın ortasında kalakalmıştı.
Haydarpaşa İlkokulu’na gidişimizi, sanki büyümüşlük ve olgunlaşmışlık ilkesi içinde bir hisse kapılmıştık. Yani artık çömezlikten çıkar, ortaokula doğru yol alıyorduk.
Hala karıştırıyorum... Haydarpaşa İlkokulu’na ilk gidişimde önce Lisani Hoca mı, yoksa rahmetlik Vehbi Zeki’nin babası rahmetlik Mehmet Zeki Hoca mı okutmuştu, pek anımsayamıyorum. Galiba ilk iki seneyi Mehmet Zeki Hoca, geri kalan iki seneyi de Lisani Hoca okutmuştu bizleri.
Öğretmenlerin kullandıkları bir ifade vardır öğrencileri için.
“Bütün öğrenciler benim evlatlarımdır. İhtiyarladığımda hangisi beni yolda görse ellerime sarılır, beni saygıyla selamlar. İşte öğretmenin zenginliği de budur” derler.
Gerek Lisani Hoca, gerekse Zeki Hoca benim için o kadar değerli insanlardı...
Yıllar sonra İskan Dairesi’nde görev yaparken bir gün kapım çalınmış ve içeriye Lisani Hocam girivermiştim.
O an ne kadar mutlu olmuştu o da, ben de. Bir iskan sorunu vardı. Oralara kimse öyle kolay kolay düşmezdi. Lakin tek motorlu Lisani Hoca’nın bir eve ihtiyacı olduğu aşikardı.
Kendisine kahve ikram edip, karşılıklı sohbete dalıp, eski günleri yad etmiştik. Haydarpaşa İlkokulu’ndaki su haznesini, okul bitişiğindeki eski camiyi ve ayna tutarak rahatsız ettiğimiz yarasa sürüsünü ve biber ağaçlarını...
Ne güzel günlerdi onlar...
Fakirlik insanların yakalarında bir rozet gibi dururken, yürekleri hep toktu. Sevgi ve saygı ağacı hep meyve verirdi. Lisani hocam da en güzel sevgi meyvelerini veren bir ağaca benzerdi.
Kendisi ile İskan’daki sohbetimizde, Başbakanlık yolundaki hükümet evlerinden birine talip olduğunu öğrenmiştim. O gün aynen bana şöyle demişti:
“Sevgili Güvenir oğlum, senin burada bir sorumlu mevkide olduğunu öğrenince çok gururlandım ve çok da sevindim. Benim şu konut sorunumu çözse çözse, ancak benim çok sevdiğim, iftihar ettiğim öğrencim Osman Güvenir çözebilir” demişti...
Anımsadığım kadarı ile yıl, 1976 filandı. O günlerde henüz iskan kaynakları tükenmemişti. Velhasıl seve seve o evlerden birisini kendisine tahsis ettiğimde çok mutlu olmuştu.
O bir vefa borcu gibiydi esasında. Ne kadar çok insana konut dağıtmıştık... O da bir ev tahsisi almış, ne olacaktı yani, yılların eğitimcisi Lisani Hoca...
Daha sonra kendisini Kardeş Ocağı’na giderken görüyordum. Bazen de Saraönü’nde kahve içişi vardı.
İleriki yıllarda Turizm Bakanlığı’nda bir göreve atanınca, Oteller Encümeni Üyeliği de yapmaya ve bütün otelleri denetlemeye başlamıştım. Saray Otel’i encümen olarak denetlemeye gittiğimizde resepsiyonda çalışan bir genç vardı... Tıpkı ona benzeyen, efendi, uzun boylu ve saygın bir genç...
Merakımdan sormuştum...
“Oğlum sen bizim Lisani Hoca’nın oğlu musun?”
“Evet, onun oğluyum. Siz beni tanımıyorsunuz ama ben sizi tanıyorum. Çünkü babam sık sık sizden söz eder ve duygulanır isminiz geçince. O sizi çok seviyor. Hala yaptığınız iyiliği söylüyor söz açıldığında” demişti o genç.
Her ne ise... Epeyce zaman sonra Lisani Hocama bir öykü kitabımı imzalayıp oğlu ile kendisine gönderdiğimde gözleri dolmuş, söylendiğine göre.
Yani ne o bizi unuttu, ne de biz onu.
Artık yaşını alıp, çoluk çocuk ve torunlara karışınca, kendisi de biliyordu bu uzun yolun bir gün son bulacağını.
Ve o uzun yolun sonunda Lisani Hocam, bu dünyadan göçtü gitti ve arkasında çok derin izler bıraktı. Ne kadar üzülüğümü anlatamam. Sanki yüreğimden bir parça kopmuş gibiydi...
Yüzlerce, hatta binlerce öğreci yetiştiren çok değerli Lisani Hocamı bu sütunlara sığdırabilir miyim? Sığdıramam elbette. Lakin onun manevi hatırası önünde saygıyla eğilirken, son vazifemi de yapayım, dedim kendime. Bu yazım da onun hatırasına yazılan son satırlardır...
Allah’tan ona gani gani rahmet, yaslı ailesine başsağlığı dilerim. Yattığı yer nur, mekanı cennet olsun...
Ah be Lisani Hoca! Sen ölecek insan değildin...