Sınırüstü köyündeki “Halk Vakfı Yaşlı Bakımevi”nde meydana gelen nahoş olaylar ne kadar acı ve utanç vericidir, değil mi?

            Oradaki hastaların adeta kaderlerine terkedildikleri saptanınca, hükümet resmen olaya el koyarak iş başındaki kişileri görevden alarak, bakımevinin idaresini İskele Belediye verdiğini açıkladı.  İyi de etti.

            Hala isyan ediyorum...  Elimize geçen milyonlarca dolarlık servet heba olup giderken, maalesef modern bir veya birkaç huzurevine kavuşamadık.   O Maraş’ın içinde neler yoktu ki...  Bütün inşaat malzemeleri orada kuzu gibi yatarken, o günlerin bu işlere bakan görevlileri, yine bazı siyasilerin rantı uğruna bazı toptancılara bedava peşkeş çekildi ve neticede o servet öyle heba oldu gitti.

            Elimize geçen yüzbinlerce ev de, bize devlet dairelerini oluşturmadı.  Ta ki devlet bizzat kendi bakanlıklarını inşa edene kadar.

            Bu konuda merhum Lider Dr. Küçük’ün zehir zemberek bir yazısı çıkmıştı Halkın Sesi’nde.

            “Bu kadar bina elimize geçti ama devlet dairelerini oluşturamadık.  Hala devlet kira ödüyor” sitemleri hala gazetenin sayfalarında duruyor.

            Lâpta Huzurevi de o dönemlerde ele geçmiş ve devlet, o binayı yaşlılara tahsis etmişti.  Gönyeli çıkışındaki “Bülent Ecevit Yaşlılar Evi” galiba şimdiye kadar en iyi durumda olandır.  Bu yaşlıevinden tek bir şikayet gelmiyor.

            Şimdi filmi geriye saralım ve Lapta Huzurevi’nde 1983-84 yıllarında yaşananlara şöyle bir değinelim.

            KKTC’nin kuruluşu sonrasında oluşan kabinede, asker kökenli ve UBP milletvekili rahmetlik Aytaç Beşeşler vardı.  Benim Sosyal Yardım Bakanlığı Bakanlık Müdürlüğüne atanmam, 14 Kasım 1983 tarihinde gerçekleşmişti.  Yani ben bu bakanlıkta görevde iken, Aytaç Bey, “Turizm ve Sosyal Yardım Bakanlığı” görevine getirilmişti.

            Kendisi ile ilk buluşmamızda benden bazı görevler istemişti..

            Bunlardan birisi Lapta Huzurevi’ne el atmam, diğeri de Çağlayan arkasındaki Çocuk Yuvasına el atmamdı.

            Bu iş hem psikolojik, hem de sosyolojik açıdan büyük bir deneyim istiyordu.  İşin zorluklarını Aytaç Bey’le tartıştığımızda bana aynen şöyle demişti:

            “Osman Bey, siz bu işin üstesinden gelirsiniz.  Bir inceleme yapınız, ne gerekirse tespit ediniz, o zaman birlikte karar veririz.  Size son derece güvenim vardır.  Siz eski ve saygın bürokratlardansınız, başaramayacağınızdan zerre kadar şüphem yoktur.”

            İlk kez Lapta Huzurevi’ne gittiğimde şoke olmuştum.  Yüzlerce yaşlı büyük bir salonda toplanmış, adeta ölümü bekleyen bir orduya benziyorlardı.  Salon, leş gibi sidik kokuyordu.  Bütün kirli çamaşırları günlük çıkarıp avlunun tam ortasına yığıyorlar, haftada bir Lefkoşa Dr. Burhan Nalbantoğlu Hastanesinden gelen ambulans, yıkanmış ve ütülenmiş çarşafları getiriyor, kirlileri de yıkanmak üzere Lefkoşa’ya götürüyordu.

            Oradaki görevlilere sormuştum.

            “Modern bir çamaşırhaneniz yok mu?”

            “Yok” demişlerdi.

            Lapta Huzurevi’nin döner bir sermayesi vardı.  Devlet destekli bir işletmeydi Lapta Huzurevi.

            O günlerde Huzurevi Yönetim Kurulu Başkanı da, eski siyasilerden Türkiyeli asker İsmail Tezer’in dıştan atanmış otel işletmecisi Aslan Çokgüngör idi.  Benim bu işe el atmam, hiyerarşik anlamda bir sorun olmaya başlamıştı.

            Bakan Aytaç Beşeşler talimatı veriyor, Aslan Çokgüngör de “Beni çiğnemeden bu işi yapamazsınız” diyordu.

            Bu durumu Aytaç Bey’e arzettiğimde bana şöyle demişti:

            “Sen bana bakacaksın.  Ne olursa olsun sen işin yap, ben senin arkada duracağım.”

            Öyesine bir psokolojik travma yaşamıştım idari anlamda, anlayacağınız.

            Kararlıydım... Mutlaka bu huzurevini iyileştirecek va çağdaş bir konuma getireceğim, diyordum kendime.

            Yeni kabine günlerinde ve benim görev aldığım günlerde yeni yıl yaklaşmak üzereydi.  İlk aklıma gelen, piyasaya yeni çıkan renkli televizyonlar olmuştu.  İnsan kendi cebine bir kuruş koymadıktan sonra, cesurca yardım toplayabilir ve hesabını da verebilir.

O gün bakanıma şöyle demiştim:

“Lapta Huzurevi’ne bir renkli televizyon almamız lazım, bu insanların dünyalarını değiştirmek için” dediğimde bana şöyle demişti:

“Hangi parayla, hangi pulla?  Bütçede bir kuruş yok.  Malûm mali yılın sonuna geldik, yeni bütçe daha mecliste görüşülmedi” dediğinde ben de şöyle demiştim:

“Ben sizden para istemedim ki...”

“Nasıl olacak bu iş?” sorusunu sorunca, “Şahsi kredimle alacağım bu renkli televizyonu” demiştim.

 O bağlamda çok yakın dostum olan Kıbrıs Türk Hava Kurumu Başkanı rahmetlik Hilmi Aka’dan bir ricada bulunmuştum.

            “Lapta Huzurevi’ne bir renkli televizyon hediye eder misiniz?  Şayet televizyonu hediye ederseniz, biz bakanlık olarak size açık teşekkürlerimizi gazetede vereceğiz” demiştim.

            Hilmi Aka beni kırmamıştı, Allah rahmet eylesin.  Hilmi Akalar’ın bir elektrik elektronik mağazası vardı.

            Ertesi gün Hilmi Aka bize bir renkli televizyon getirmişti bakanlığa.  Sadece en küçük ekrandı getirdiği. O an kendisine şöyle demiştim:

            “Bir iyiliği yaptın, bari en büyük ekran olanlardan ver ki o koca salonda o yaşlılar izleyebilsinler” dediğimde, bu kez küçük televizyonu aldı, yerine en büyük boy televizyonu getirdi.

            Renkli televizyonun montajında ve devreye girişinde ben de o leş gibi sidik kokan salonda yaşlıların tepkisini ölçüyordum.

            Renkli televizyon devreye girince bir mutluluk uğultusu yükselmişti salondan.

            “Allah sizlerden razı olsun.  Dünyamız ne kadar değişti bu renkli televizyonla...” demişti o yaşlı insanlar. Yani bütün mesele sorunu iyi okumak ve soruna sahip çıkmaktı.

            Bu kez modern bir çamaşırhane  inşasını kafama koymuştum.

            Bu projeyi de bakanıma arzedince, “Haydi bakalım, başarabilecek misin” demişti.

            Bütün bunlar yapılırken müsteşar Aslan Çokgüngör de homurdanıp duruyordu.

            Yine o yoğun süreçte bakanımdan bir ricada bulunmuştum..

            “Sayın Bakanım, birlikte Kızılhaç Türk Temsilcisi Dr. Ziyat Hakkı’yı ziyaret edebilir miyiz?  Bir nezaket ziyareti” dediğimde beni kırmamış ve kafamda nelerin şekillendiğini tahmin etmişti.

            Nitekim Dr. Ziyat Hakkı’ya nezaket ziyaretine gittiğimizde bizi hem kapıda karşıladı, hem de çok mutlu oldu.

            “Bugüne kadar tek bir bakan bu kapıdan girmedi ve kahvemizi içme tenezzülünde bulunmadı” demişti.

            O ziyaretimizin nedenini kendisine şöyle anlatmıştım:

            “Bizim üç tane yarı sanayi tipi çamaşır makinasına ihtiyacımız var. Bir de servis arabasına” dediğimde şöyle demişti Allah rahmet eylesin Ziyat Bey.

            Kendisine Lapta Huzurevi’ndeki rezilliği anlattığımda şöyle demişti:

            “Bu çamaşırları gören yabancılardan ne kadar utanıyorum bilir misiniz?  Zaman zaman yabancı diplomatlar ve İngiliz kilisesi papaz Lapta Huzurevine yardımlar yapar.  Her gidişlerinde gördükleri manzaradan gerçekten utanıyorum.”

            Anımsadığım kadarı ile o İngiliz rahibin adı Taylor’dü.  Ben bu duruma el attığımda o rahip de yeni bir buzdolabı hediye etmişti huzurevine.

            Dr. Ziyat Hakkı ile şu mutabakata varmıştık.

            “İlk fırsatta talep ettiğimiz çamaşır makinalarının kataloglarını temin edeceksiniz, sonra da size iki tane çamaşır makinasını Rum tarafından getirteceğiz.  Servis aracına gelince...  Benim austin passat marka aracım yıprandığı için bana Kızılhaç yenisini alıyor, bu aracı de sizin huzurevine tahsis ediyorum.  Belki şu çamaşır sorunu ortadan kalkar” demişti.

            Çamaşır makinalarının kataloğunu İngiltere’den Temsilcilik vasıtasıyla getirtmiştim, kurye ile. Nitekim bize iki adet elektrolux çamarı makinasını kuzeye getirmişti ama bu makinaları monte edeceğimiz bir çamaşırhanemiz yoktu.

            Derhal orada atıl vaziyette duran binaların keşiflerini Planlama İnşaat Dairesi’ne yaptırarak, atıl kalan iki binanın tamiratını bir kuruş vermeden halletim, naçizane bir ifade ile.  Yiye halkın ve iş adamlarının yardımlarıyla...

            Devreye sokmuş olduğum binalardan birisi 38 yataklı modern bir koğuş, diğeri de modern bir çamaşırhaneydi.  Yıllarca o binalar yağmur altında, şakır şakır akıtan tavan altında yıprandı durdu.  Ayrıca huzurevi kompleksi içinde olan müstakil evi de, eli ayağı tutan, kendine yeterli olan insanlar için hazırlatmıştım.  Çalışma atölyesindeki alet edavatı da tamamlamıştım.  Bütün mesele o yaşlı insanları mutlu etmek, karınlarını doyurmak, zamanında ilaçlarını vermek, yeni battaniyelerde vücutlarını ısıtmak ve İngiliz’in dediği gibi “Occupational therapi” meşguliyet terapisini sağlamaktı.

            Bu elden geçen birimlerin açılışını da rahmetlik Denktaş Bey yapmıştı.  O açılışta şöyle demişti rahmetlik.

            “Belli...  Bu yapılanlara Osman Güvenir’in eli değmiştir.”

            Sakın öğünmeden almayın bu anlattıklarımı.  Bunlar gerçeklerdir.  Başka projelerimiz yok muydu?  Vardı.  Ama siyasetin gözü kör olsun.  Yeni bakanlıkların ihtasında bütün kadrolar da değişmişti. Ben de artık oralarda değildim.  Lakin orada çalışan insanlar beni her gördüklerinde, “Osman Bey, sayende huzura kavuştuk.  Artık herşey elimizin altında ve modern bir şekilde.  Lapta Huzurevi’ne geldiğinizde artık kötü koku duyamazsınız” demişlerdi.

            Bütün bunlar benim huzurum ve mutluluğumdu.

            Yani diyeceğim şudur:

            “Ne zaman modern ve çağdaş bir huzurevine kavuşacağız.  Hem de herşeyiyle?”

            Özetle...  Huzurevi çalıştırmak hep para, hem yürek, hem de vicdan ister, değerli okurlarım...