Kıbrıs görüşmelerinde yaşananlar, geçmiş yaşananlardan biraz farklı olsa da, Rumların uzlaşmazlık yapısından ötürü, temelde birbirine çok benzer.
Rumların temel stratejilerindeki benzerlik, zamana oynamak ve zamana oynarken de, beklenmedik sürprizler yakalayarak Türk tarafını köşeye sıkıştırmaktan başka birşey değildir.
Son kriz, Rumların hala daha ENOSİS hayalleri ile yaşadıklarını gösterdi.  Kendilerince “uzlaşıcı” taraf olarak kendilerini dünyaya lanse etseler de, kesinlikle uzlaşıcı olmadıkları biliniyor.
İki halk neler yaşamış bu geçen altmış yıllık mücadele yıllarında.  İki halkın çatışmaları bir yana, Rumların ilk ENOSİS idealleri neyse, bugün de odur.  İngiliz valisi ilk kez adaya geldiğinde Larnakalı papaz, ondan Kıbrıs’ı Yunanistan’a vermesi talebinde bulunmuştu.  Sonra değişik operasyonlar ve dalga dalga Rum gençliğini ENOSİS için zehirlemek gelişti ve aldı başını gitti.  Şu “Plebisit” meselesi de aynı zincirin halkasıdır.
Hatırlıyorum...  KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Denktaş’ın adadan ayrılışı ile Rumlar onu “İstenmeyen adam” ilan etmişler ve yıllarca kendi vatanına dönememişti.  
Hiç insan vatanından, ata yadigarı topraklardan kopabilir mi?  Kopamaz elbette.
O nedenle Denktaş, kadim dostu Nejat Konuk ve Erol İbrahim’le köhne bir balıkçı teknesine bindi ve Akdeniz’in dalgalarında boğuşarak Karpaz’ın Aytotoro (Çayırova) köyüne çıktı. Niçin?  Ülkesinde daha etkin bir varlık gösterebilmek için.  
Şayet Denktaş’ın anılarını okumuşsanız şöyle demişti onu tutuklayıp göz hapsinde bir odaya kilitlediklerinde.  Onu gözetleyen ve kaçmasını engelleyen  de bir Yuınan subayıydı.  Hatta en halis duygularla “O Yunan subayı bana çok saygılı davranmış ve ‘Sayın Denktaş, neden Makarios’la bir odaya kapanıp şu Kıbrıs meselesini bitirmiyorsunu?’ sorusunu sormuştu” diyor Denktaş.
Denktaş’ın o Yunan subayına vardiği yanıt hayli ilginçti.
“Ben Makarios’la nasıl bir araya gelebilirim?  Ben içeride, o ise dışarıdadır.”
Bu sözlerin anlamı, Rumların baskıcı ve uzlaşmaz, Türklere bir solukluk hava dahi vermeme gaddarlığıdır.  O kadar kıvrak bir zeka ile yanıtını vermişti rahmetlik Denktaş.
Nisan 1968’de adaya temelli döndüğünde, ilk işi Dr. Küçük’le birlikte bütün Türk köylerini dolaşmak ve ikili görüşmeler için Glafkos Kleridis’i toplantıya çağırmak olmuştu.
Gerçekte Denktaş’ın ima ettiği “Ben içeride, o dışarıda” söyleminde de bir benzerlik vardı Kleridis’le kendisi arasında.  Kleridis dışarıda, ama Denktaş içerideydi.  1968’de yapılan görümelerin tutanakların her zaman ilk okuyan adamdım rahmetlik Dr. Küçük’e.  Dr. Küçük de içeride, Rum halkı ve Rum siyasileri ise dışarıdaydı.   Ve haliyle Kıbrıs Türk halkı da hep içeride kaldı tam on bir yıl...  Bir diğer deyişle gettolarda yaşadı bu halk.  Yani içeride...
O onbir yıllık zaman sürecinde Denktaş görüşmelerle ilgili bilgi verirken, içindeki acıları ve Kleridis’in ayak oyunlarını anlatıp dururdu.  Kleridis piposunu ağzına koyar, Denktaş’ın o bombeli çantasından çıkardığı tomarlarla toplum sorunlarını önüne koyar ama o “dışarıdaki” Kleridis, hep “Bakarız giriye Denktaş” dedi durdu ama hiçbir zaman Türklerin sorunlarına bakmadı, hatta Kıbrıs Türkünün hep içeride kalmasını sağladı.
Şu “içeride-dışarıda” meselesi, 20 Temmuz 1974 sonrasında noktalandı.  Artık her iki toplumun liderleri dışarıdaydılar ve herkes kendi topraklarında kendi savaşını veriyordu.  Yani artık iki taraf da eşitti.
Peki şimdi Cumhurbaşkanımız Sayın Akıncı ile Anastasiadis ne durumdadır onu merak ediyor musunuz?
Bence Sayın Akıncı, pozisyonu ve siyasi duruşu açısından, Anastasiadis’ten daha özgür ve daha bir dengelidir.  Gerçekte şu anda Akıncı dışarıda, ama kendi toplumu ve kitlesel anarofunda Anastasiadis içeridedir ve üzerine de çifte kilitler atılmıştır.
Kim nasıl düşünürse düşünsün.  Bence Akıncı hala da haklılığını ve iyi niyetini sürdürüyor.  Şayet empati yapmış ve Akıncı’nın yerinde olsaydım, herhalde onun kadar sabırlı ve tahammüllü olmaz, bu defteri bir kere daha açılmamak üzere kapatır ve geleceğimizi biçimlendirme adına kendi yoluma devam ederdim.  Yolumuza devam ederdik, çünkü artık Türklerin Rumları daha fazla bekleme ve onların ayak oyunlarına alet olma lüksümüz yoktur ve olamaz da...
Rumların değişmezliği, geçen gün gerçekleşen “sosyal yemek,” yine Akıncı’nın iyi niyetinden gerçekleşmiştir.  Lakin görüyoruz ki, Rum sözcü Akıncı’yı suçlayarak ağıza alınmayacak sözleri söyleme seviyesizliğini de gösterdi.  Barış Burcu gereken cevabı verirken de, “Rumların asla ve asla değişmediklerini” düşündüm.
Şayet Sayın Cumhurbaşkanı’na bir soru soracak olursam, herhalde şunu sorardım.
“Sayın Akıncı, Rumların bu cambazlıklarına ne kadar daha tahammül edeceksiniz?”