“Suç ve Ceza” ifadesi, ilk anda insanın aklına Dostoyevski’nin ünlü romanını getiriyor.  İnsan hayatında var olan pek çok olaylar meydana gelirken,  suçların türlerini de sınıflandırabiliriz.  Suçları sınıflandırırız da, o sınıflama içinde suçun boyutunu bilemeyiz.
Şayet tarihin sayfalarına şöyle bir bakarsak, pek çok savaş suçlusuna rastlarız.  Savaş suçlularının durumunu incelerken de, bu kez özgürlükle tutsaklığı incelememiz lazım.  Özgürlükle tutsaklık iki ayrı kavram olarak karşımıza çıksa da, temelde “var olmakla yok olmak” kavramları geliyor akla.  
Sanırım felsefi bir düşünce içinde suç ve cezaların analisizini yaparken, günlük hayatımızda olagelen pek çok olayı da irdelememiz gerekecek.
Geçen gün bir kaza yüzünden ölüme sebebiyet veren bir kadına mahkeme bir yıl hapislik cezası kesmiş.  Evvela biz yargı makamı değiliz ve kendimizi yargı yerine de koyamayız.  Sadece empati yaparak, hem kazaya sebebiyet verenin, hem de ölenin ailesinin yerine koyarsak kendimizi, çok farklı sonuçlar elde ederiz.
Şayet bir sürücü normal yolunuda giderken birisi önüne atılıp ölümüne sebebiyet verirse ve ben de “Sürücü suçludur” dersem, galiba sürüceye haksızlık etmiş olurum.  Sürücü haklıdır dediğimde de, yüreği acı ile yanan kayıp yakınlarından da tepki alırım herhalde.
Kesinlikle giden insana yazık olduğunu ve yakınlarının acılarının büyük olduğunu teslim ediyorum.  Şayet rolleri değiştirirsek veya sürücü ile ölenin yerlerini değiştirirsek, işte o zaman empati yerini bulmuş olur.
Bu gibi durumlarda kazanın oluş şekli veya trafik levhaları ile trafik kurallarının uygulanıp uygulanmadığı hususları gündeme gelir.  Yargı da bu durumu iyice araştırmış ve sonuca gitmiş.
Bundan bir süre önce Metehan’dan Kumsal bölgesine seyreden bir bayanın önüne atılan bir genç, hayatını kaybetmişti.  Uzun zaman o bayanı mahkeme tutuklu yargıladı.  Gerçekte o sürücüyü çok iyi tanıyordum.  Olayı öğrenince “Bu bayan kimseyi, hatta karıncayı bile öldüremez” demişimdir.
Hele bir düşünün...  Bir vatandaş refüjü aşıp karşı şeritten gelen aracın önüne atılacak ve hayatını kaybedecek.  O giden gencin ölümüne mi üzülürsünüz, yoksa masum sürücüye mi?
Hani derler ya, “Al başına belayı”.
Böyle durumlarda iş yargıya intikal edince, yargı kılı kırk yarmaya başlar.  Örnekleme mi?  Örnekleyelim o zaman.
Mahkeme şu iddialarda bulunabilir:
“Sürücü sürat yapılmaması yerde sürat yaptı.”
Veya “sürücü dikkatsiz sürüş yaştığı için böyle bir kaza meydana geldi” der.
Daha ne der yargı?
“Yolun kullanımı ile ilgili hız levhasına dikkat edilmedi” de diyebilir.
Ve dahaları.
Yargı, kazanın şeklini ve ölenin refüjü kullanarak karşı şeride geçme girişimini, “Hatalıydı” şeklinde yorumlar.  Ve bu durumu da hafifletici sebep olarak görür.  Ama sürücü tutuklu yargılanmaya devam eder.
Lakin gelin görün ki, kazaya sebebiyet veren kişi, ortada herhangi bir kasti durum olmaksızın adi bir trafik suçu yüzünden sürücüyü mahkum ediliyor.  O kazanın oluş biçimi “adi suç” değil, trafik kuralları nedeniyle normal bir olayda “adi suç” veya “trafik suçu” olarak nitelenir.
Bence bu durum, yargıçlar ve hukuk adamları da dahil, hepimizin başına gelebilir.  Eminin...  Bir insan refüjlü yolda daha bir özgürce araç kullanır ve kendini daha bir güvende hisseder.  Lakin bir yayanın aniden önüne atılıp ölüme sebebiyet vereceğini hiç mi hiç düşünmez.  İşte o bir talihsizliktir ölenle kalan için.
İş öyle bir noktaya geliyor... O noktaya gelince de insanın aklına Nasrettin Hoca’nın hikayesi geliyor.
Bir gün Nasrettin Hoca’nın eşeğini çalmışlar.  Onun eşeği çaldırması, bir suç olarak toplum tarafından öyle değerlendirildi.  Nihayet adamın kafası atmış.
“Yahu ben eşeğimi bağlamadım, yahu ahırın kapısını kilitlemedim, eşeğimi sağlam kazığa bağlamadım.  Ama hırsız yine de eşeği çalmış... Anladık suçlu benim...  Yani hırsızın hiç mi suçu yok?”
Şu Nasrettin Hoca hikayesi ile bu türdeki suçlar ve cezalar, suçlu aramak ve masuma hak vermek anlamında değerlendirilirken, katiyen hissi değil, mantık ve gerçekler ışığında değerlendirme yapmak lazım, diye düşünüyorum.
Bakınız...  Bütün insanlar mutlaka trafik kurallarına uymak zorundadırlar.  Yayalar yola çıkarken çok dikkatli adım atmalılar, sürücüler de kurallara uyarak, yola atılması muhtemel çocuk veya büyük yayalara dikkat etmelidirler.  Başka türlü kazaları önleyemeyiz.
Bir kez daha düşünelim ve soralım...
Kazaya sebebiyet veren kiş, böyle bir nahoş olaydan mutlu mu?  Elbette değil ve çok üzgündür.  Allah kimseyi bu duruma düşürmesin.  Bir yerde masumiyet içinde suçlu durumuna düşme gibi bir durum...
Ne söylesek boş.  Herşeye karşın böyle durumlarda en zor durumda kalan kişi veya kişiler de, elbette ki yargı makamıdır.  Onlar hem vicdanları ile hem de gerçekleri ile buluşunca uykuları kaçar.
Ahlaki suçlarda da bir soru geliyor akla... “Masum bir kız çocuğunun kötü yollara düşmesinde aile mi, yoksa toplum mu suçludur?” Sorusunu sorası gelir insanın.  Toplumsal ve sosyal ilişkiler bağlamında bireyin dramatik durumuna çare ararken, toplumun da suçlu olabileceğini akıldan çıkarmamak lazım.
Velhasıl suçlar ve cezalar üzerine yazılacak çok şey var.  O yazılacakları da bir başka sefere bırakalım...