KKTC olarak, hem dış, hem de iç güvenlik bağlamında ciddi güvenlik sorunlarıyla yüz yüze olduğumuz artık gün gibi apaçık!

Petrol/doğaz gazın bu coğrafya için “felaket tellallığı” benzeri bir işlevi olduğu gerçeği, bizim için de geçerlilik kazanıyor. Doğu Akdeniz’in zaten sıcak olan sularına çomak sokan sokana!  Ta baştan öyle olacağı belliydi aslında! Bu konuda daha çok yazmanın gereği yok. Uzun uzun yazmadan anlatılması zor bir konu çünkü!

İç güvenlik giderek zafiyet sergiliyor. Kozmopolitleşmeye koşut biçimde iç güvenlik içinden çıkılmaz bir ortama doğru hızla gidiyor. Romanlarda/filmlerde gördüklerimiz giderek yaşamımızın bir parçası durumuna geldi, geliyor.

“İç güvenlik” sorunu yalnız cinayet, soygun, kurşunlama ve benzerlerinden değil, trafikteki terörden de kaynaklanıyor. Neredeyse her köşe bucağa, hız aşımını denetlemek için kurulan kameraların yalnızca devlete ek gelir sağlama işlevi olduğu bile söylenebilir.

“İş güvenliği” konusu da, iç güvenlikten soyutlayamazsınız. Bu konu da havayı/ortamı bozan bir işlevsellik kazanıyor giderek! Bunlara hiçbir yolsuzluk iddiasının yargıya ulaşamamasını da ekleyin.

Kısacası güvenlik konusu, “derdimi kimlere desem” türküsü gibi!

Çöken dörtlü ortaklık hükümetinin en büyük zaafiyeti, kaplumbağa hızında hareket etmesi idi. Oysa hızlı hareket edip en azından “hoş bir seda” bırakabilirlerdi.

Doğal olarak gözler yeni ortaklık hükümetinde! Ne yapacaklar diye bekleniyor. Toplumun büyük çoğunluğunun ümit/iyimserlik ve “dur bakalım ne olacak” modunda/beklentisinde olduğu söylenebilir. En azından benim algılarım o doğrultuda!

Eğer kaplumbağa hızı ile gideceklerse vay halimize!

Aslında bu konularda konuşmak, yazmak içimden gelmiyor. Yine de bir nebze olsun içimi boşalttım. Gelin bizi gülümsetecek, o oranda da düşündürecek başka konulara geçelim.

ABDÜLHAMİT’E KAFA TUTAN KIBRISLI

Kıbrıs Türk Edebiyatı’nda yenileşmenin öncülerinden olan ve edebiyatımızda ilkleri olan Jöntürk Ahmed Tevfik Efendi, 19’uncu yüzyıl sonları ile 20’nci yüzyıl başlarında, o zamanın   Kokonoz ve Akbaba gazetelerinde Osmanlı padişahına açıkça kafa tutuyor ve ona posta koyuyordu.  Bundan dolayı hem kendisinin, hem gazetesinin Osmanlı topraklarına girişi engellenmiş ve gazetesini kapatmak zorunda kalmıştı. Yine de padişaha meydan okumayı ve eleştirilerini pervasızca sürdürmüştü.

Ahmet Tevfik Efendi’nin, “hain, alçak, ahmak, soysuz, paşa uşağı, rüşvetçi” vs. gibi ağır sözlerle nitelediği Abdülhamit’in gizli hafiyeleri, artık İngilizler’in yönettiği Kıbrıs’ta da cirit atıyordu o sıralar! Hafiyelerin birçok evler yıktığını, canlar aldığını ve ırza geçtiğini de söyler Ahmet Teyfik Efendi!  Tahsin, Nazır, Ragıb ve Faik Paşa gibi isimleri de dile getirir.

Onun, bugünkü Türkçeye oldukça uzak ama anlaşılabilir olduğuna inandığım ve bir şiirin bütünü olmayan değişik dizelerinden birkaçını paylaşıyorum:

Seyr eyle gel bak bir hayli alçak

Kör şaşkın ahmak bi’l-cümle burda

…………………

Sarây Meydânı doldu şerlerinden korkuyor herkes

Zağar, tâzî, kuno, miskîn, uyuz, kurtlu köpeklerden

………….

Öyle nâmûssuz kepâze şimdiye dek görmedim

Ne hayâsı var yüzünde ne yüzünün astarı

 Akbaba’nın 20. sayısında çıkan “Zat-ı Şahane’ye Açık Arıza” adlı uzun yazısında, padişaha şöyle seslenmişti Ahmet Teyfik Efendi: “Düşünmüyor musunuz ki; devletinizi, saltanatınızı teşkil eden bu millet-i muazzama mahv olursa ki  “bu gün dereke-i süflaya doğru şitâbân olmuşlardır” o zaman kime padişahlık edeceksiniz?”

Yani millet mahvoluyor, kime padişahlık edeceksin diyor açıkça! Yaman adammış Ahmet Tevfik Efendi değil mi?

Yeni hükümete benzer bir soru sormak henüz çok erken ama bir süre sonra soracağız: Toplum gidiyor, ruhen/psikolojik olarak eriyor. Toplum giderse, ruhen erirse, kimin hükümeti olacaksınız ki?

SELAM VERDİM RÜŞVET DEĞİLDİR DEYU ALMADILAR

            Sorunlarımız yalnızca iç güvenlik, iş güvenliği, trafik terörü değil elbette! Yeni hükümeti bekleyen yığınla, dizi dizi sorun var. Kanserleşmiş popülizm ve “düşman başına” bile demek istemeyeceğimiz “bal yapmaz arı” durumundaki kamu yönetimimiz var örneğin! Hata ve hatta çok fazla dillendirilmeyen “rüşvet” sorunumuz da var. Hem de ciddi boyutta var. Rüşveti yalnız cebe para koymak olarak görmemeli! En başta siyasal rüşvet, rüşvet nitelikli yığınla konu var. Fuzuli’nin atasözüne dönüşen ünlü sözü gibidir sorun: “Selam verdim rüşvet değildir deyu almadılar.

İk şiir kitabı olan Mustafa Ahmet Dolmacı’nın, yakın tarihlerde, “Nisbet” başlığını attığı bir şiiri, bize Fuzuli’nin atasözü durumuna gelmiş sözünü anımsattı. Gelin onun ne dediğine bakalım:

Hürmetle selamladım selamı almadılar

Özendim mektup yazdım cevap yollamadılar

Dost muyum düşman mıyım sorup anlamadılar

Politik nedenlerle beni boşa saydılar

Şiirin devamında, “Taahhütlü yolladım bir cevap alamadım” dizesiyle gönderdiği mektubun yerine ulaşmasını garantiye aldığını da söyler Mustafa Ahmet Dolmacı! Hem öylece bir taşla iki kuş vurmuş olur. Postamızın durumunun da gözler önüne sürer.

(Bana Lefkoşa’dan postaya atılan bir zarf genellikle haftalar sonra, iş işten geçtikten sonra ulaşır.) 

SONUÇ OLARAK

Sonuç diye bir şey yok! İlle olması da gerekmez. Değindiğim her konu zaten bir sonuç değil mi?  Ama bir hususa vurgu yapmadan edemeyeceğim. 

Eleştirenlerin ya da düşünceleri beğenilmeyenlerin dışlanması yalnız Osmanlı’da yoktu. Günümüzde de çoğulcu yapıda olan, demokrasinin olduğu varsayılan KKTC ülkesinde de, her dönem devletin yayın kurumunda birilerinin sesi yüksekten verilirken, birilerinin de sesi kesilir. Demokrasi derken harmanlara sığmayanlar, güç ellerine geçince ille de birilerinin sesini kesmeyi marifet sayarlar. Yani Abdülhamit memlekete gazete sokmuyordu, KKTC’de de birileri, birilerini Devlet’in yayın  sokmuyor.

Fark var mı, siz deyin!