Zoraki yazıyorum, kerhen yazıyorum ve gerçekten “bugün yazı yazmak istemiyorum”, çünkü…
Deniz faciası denen bir felâkete uğradık ve içimize ateş düştü.
Canımız yanıyor…
Yüreğimiz yanıyor…
Ciğerimiz yanıyor…
***
8 insanımızı kaybettik…
20 insanımız ise hâlâ bulunamadı ve kayıplarda.
Gerçi arama çalışmaları halen sürmekte, fakat ne yazık ki her geçen dakika onlar için de ümitlerimiz azalmakta.
Dilerim ki sağ-salim bulunurlar.
***
Analar-babalar evlâtlarını kaybettiler, yeryüzünde acıların en acısı evlât acısına uğradılar.
Öksüz kalan yavrular var, evlâtsız kalan analar-babalar var.
Kardeşini yitiren var, amcasını, dayısını, halasını, teyzesini kaybedenler var.
Dostunu, arkadaşını, komşusunu kaybedenler var.
Gençler var, yaşlılar var.
Yüzlerce haneye ateş düştü.
Kıbrıs Türk’ünün başına ateş düştü.
Misli görülmemiş ateşler içinde kavruluyoruz.
***
Ekranlarda iki evlâdını yitirmiş bir anneyi gördüm…
Yarı baygın halde ve misli görülmemiş acılar içinde hıçkırıyor.
“Yavrularım can yeleksiz gittiler” diyerek gözyaşları içinde kendi kendini pareliyor.
Kıbrıs Türk’ünün gözyaşı sel olmuş akıyor.
İnsanlarımızın teker teker kurşuna dizilip toplu mezarlara boca edildiği Muratağa, Sandallar ve Kuzucuk’taki barbarlıktan beri Kıbrıs Türk’ü böyle bir acı yaşamadı.
Dayanılır gibi değil.
İki evlâdını kaybetmenin tarifsiz acıları içinde kıvranan anneyi uzun süre izlemeye yüreğim dayanmadı ve televizyonu kapatmak zorunda kaldım.
***
Deniz faciası denen bu felâket bir kaza mıdır, sıradan bir kaza mıdır?
İlk belirlemelere göre hiç de öyle görünmüyor.
Nitekim ilk tespitlere göre yolcu gemisi denen bu araç daha önce de 2 kaza geçirmiş.
Muhtemeldir ki belki de o kazalardan sonra salim bir vasıta olma vasfını yitirmişti, buna rağmen seferden kaldırılmadı, para hırsıyla insanlarımız adeta katledilmiş oldu.
Yine bir ilk rapora göre bu gemi, yani sözde yolcu gemisi, denizlerde değil, göllerde seyrüsefer yapmak üzere inşa edilmiş.
Eğer böyleyse er-geç bir felâkete maruz kalacağı, bir gün bir karpuz misali patlayıp ikiye bölüneceği önceden biliniyordu ve bilinmeliydi.
***
Tutuklanan kaptan diyor ki:
-Dalgalar nedeniyle geminin ön kısmı koptu ve alabora oldu.
Madem öyledir, yaşadığımız bu feci olay bir kaza değil, bir toplu cinayettir.
Çünkü bir deniz aracı dalgaların çarpmasıyla ikiye bölünecek kadar dayanıksız ise bu felâket göz göre göre gelmiş demektir, kampana çalarak gelmiş demektir.
Sadece bu itiraf bir deniz cinayetinin işlendiği ve bunca insanımızın hiçbir neden olmaksızın bu cinayete kurban gittiği ortaya çıkmaktadır.
Kaybettiğimiz insanlarımızı, yavruları, anaları-babaları ne yazık ki geri getiremeyiz, ama onlar için adalet talep etmekteyiz.
Her kimin kusuru, ihmali varsa adalet önünde hesap vermelidir.
***
Evet, bugün canım yazı yazmak istemiyordu, ama zoraki yazdım, kerhen yazdım, bu deniz faciasına kurban giden mâsum insanlarımızın ruhlarını şad etmek için yazdım.
Aslında bu yazının başlığında yer alan tırnak işareti içindeki sözler bana ait değildir.
Hafızam beni yanıltmıyorsa 1960 yılının Nisan ayı sonlarındaydı…
Demokrasi vaatleri ve “yeter söz milletindir” sloganıyla Türkiye’de 1950 yılında iktidara gelmiş Demokrat Parti 1950’lerin ikinci yarısından itibaren diktatörlüğe heveslenmiş ve yönelmişti.
Türk gençliği o sıralarda meydanlardaydı, demokrasi ve özgürlük talebiyle mitingler düzenleniyordu.
İstanbul’da bir mitingde gençlere ateş açıldı ve bir üniversite öğrencisi hayatını kaybetti.
Türk milleti yasa boğulmuştu.
Tıpkı bugün bizim yasa boğulduğumuz gibi.
Kelimelere perende attıracak kadar usta bir köşe yazarı olduğu söylenen Çetin Altan’ın ertesi günkü yazısının başlığı şöyleydi:
-BUGÜN CANIM YAZI YAZMAK İSTEMİYOR.
Gündem
“BUGÜN CANIM YAZI YAZMAK İSTEMİYOR”
Fuat Veziroğlu
Yorumlar