“Kıbrıs Türk Halkı’nın en önemli, en yaşamsal sorunu, güvenlik sorunudur. Bu sorunun önemi ve yaşamsallığı, bu halkın varoluşu ile eşdeğerdedir. Değişik bir anlatımla şunu söyleyebiliriz: Kıbrıs Türk Halkı’nın "var olması" ve "bir halk olarak yaşaması" için en başta güvenliğinin sağlanması gerekir.

YOĞURDU ÜFLEYEREK YİYECEĞİZ
Kıbrıs Türk Halkı geçmişte yokedilmek ya da bu Ada'dan sürülmek istendi diye gelecekte de mi böyle olacak? Rum halkı (ya da bu halkın bazı kesimleri) gelecekte de olanak bulduğu anda Kıabrıs Türk Halkı’nı yoketmeye ya da bu Ada’dan sürmeye mi kalkışacak? Bu soruya tam bir inançla "hayır" diyebi-lecekler var mıdır? Ben diyemem. Elbette ki geçmişte böyle şeyler oldu diye, bugün böyle şeyler olabilir diye, gelecekte de olacak demek; en azından kesin olarak söylenemez. Ne var ki geçmişte yapılanlar ve bugün yaşadıklarımız, gördüklerimiz, duyduklarımız "yoğurdu üfleyerek" yememizi gerektirir. Geçmişe saplanıp kalmak doğru değildir elbet ancak geçmişten ders almadan gelecek kurmak da maceracılıktır, serüvenciliktir. Ve bir Halk’ın geleceği, var olup olmaması soyut kavramların güvencesine terkedilemez. Fiilî güvenceler gerektirir. Kıbrıs Türk Halkı’nın çok ezici bir çoğunluğunun, güvencesini Anavatan’ı Türkiye'de görmesinin gerekçesi ve nedeni budur. "Bugüne kadar güvencemiz yalnızca Türk Devleti tarafından sağlandı. O halde bundan sonra da güvenliğimizi o sağlar" düşüncesi, Kıbrıslı Türkler’in beyinlerinde yer etmiştir. Bu düşünceyi değiştirmek o kadar kolay değildir.

SOYUT KAVRAMLARA DEĞIL,
SOMUT KOŞULLARA BAKMALI

Tek başına askersel bir güvence Kıbrıs Türk Halkı’nın bu Ada’da var olması için yeterli midir? Ya da Kıbrıs Türk Halkı’nın Ada'daki güvenliği, sonsuza dek Türk askerinin güvencesi ile sağlanabilir mi? Bu sorulara kesin olarak "olumlu" ya da kesin olarak "olumsuz" yanıt verilemez. Ve elbette ki güvenceyi yalnızca askersel önlemlerle sağlamayı düşünmek hatalıdır. Ne var ki geleceğimizi "bugüne," bugünkü koşullara, bu günkü ortama göre; daha doğru bir anlatımla bugünün "somut" koşullarına göre kurmak zorundayız; "soyut" kavramlara göre değil! Somut koşullar ise Türk askerinin güvencesini zorunlu kılar.

FOL DA VAR, YUMURTA DA
Bu yazıyı okuyanlar, "bayram değil, seyran değil, eniştem beni niye öptü?" diye sorabilirler. Fol yok, yumurta yokken niye bu konuyu bu kadar ön plana çıkardığımızı merak edebilirler. Klerides, bu konuda büyük bir oyun içindedir çünkü! Ortaya koyduğu politika, "Güven Artırıcı Önlemler bir köşede dursun, işin özüne geçelim ve öncelikle de güvenlik sorununu ele alalım" biçimindedir. Güvenlik sorununu da “ordular kalksın ya da çekilsin, güvenliği BM Barış Gücü sağlasın" biçiminde ön plana çıkarmaktadır. Gerçi Türk tarafının böyle bir oyuna geleceğini sanmıyoruz ama "aman ha!" Böyle bir öneriyi konuşmak bile hatadır. Kıbrıs Türk Halkı BM Barış Gücü’ne güvenemez. Dünyadaki başarısızlıklarından ve saldırganları durduramamasından değil, kendi deneyimlerinden ve yaşadıklarından dolayı güvenemez. Güven Artırıcı Önlemler bir köşede bırakılıp işin özüne geçilmesi noktasına gelinse de Klerides'in güvenlik konusundaki yaklaşımına kesinkes karşı çıkmak gerekir.

GÖLGE ETMESİNLER YETER
Bizim, Kıbrıs Türk Halkı olarak ne Klerides'ten ne de BM'den güvenliğimizle ilgili bir beklentimiz yoktur. "Gölge etmesinler," kendilerinden "başka ihsan istemeyiz." Bu Ada'da barış isteriz, kalıcı bir çözüm isteriz ama güvenceli bir barış, güvenceli bir çözümdür istediğimiz! Bu Ada'da barış isteyenler, bu Ada'ya kalıcı bir çözüm isteyenler, bunu çok iyi bellemelidirler.”

***

Yukarıdaki yazım 32 yıl önce, 4 Şubat 1994 günü Ortam gazetesinde çıktı. Son zamanlarda arşive bolca zaman ayırıyorum. Bu yazı karşıma öyle çıktı ve şunu gördüm: Günümüzdeki güvenlik sorunumuz 32 yıl öncesinden çok daha vahim! Nedeni açık: Dünya daha güvensiz; daha bir orman düzeni ve kanunu var. Güneyimizde, Dünya ortalamasının çok çok üstünde, içselleşmiş ırkçı, faşist, bağnaz, Türk düşmanı ve kin-intikam peşinde koşan, “örgütlü” bir nüfus oranları var. Temeli yüzyıllar öncesine dayalı, inanılmaz ekonomik-mali gücü ve etkisi olan “nefret” örgütü Ortodoks Kilisesi yetmezmiş gibi her seçimden güçlenerek çıkan bir de Elam belası çıktı piyasaya!
Yani 32 yıl öncesinden 32 yıl sonrasına “olumluluk” değil, olumsuzluk aktarılmış. Eşitlik konusunda, 63 yılda bir arpa boyu yol alınmadı. Zaten güvenlik yoksa eşitlik ne yazar ki?
Sözün kısası, 63 yılın sonunda eşitlikçi federal çözüm bir ütopyaya dönüştü ama güvenliğimiz konusu gerçeğin de gerçekliğine dönüştü. Apaçık bir şekilde!
İnsanın aklına Shakspeare’in ünlü deyişi geliyor: “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!”