İster inanın ister inanmayın, Rum basını aracılığıyla basına sızdırılan BM “stratejik” çözüm belgesini ilk okuduğumda, bir kahkaha attım. Belge sızdırıldıktan sonraki tartışmalar ise, bana “delinin biri kuyuya bir taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış” atasözünü anımsattı. Gerçekten de atasözündeki gibi, delinin birinin kuyuya attığı taşı kırk akıllının çıkaramaması gibi bir ortam doğdu.

***
Bana göre, yeni BM “stratejik” çözüm belgesi, daha ortaya çıkar çıkmaz, 1964’ten günümüze kadar ortaya çıkan birçok belge/plan gibi arşiv malzemesine dönüştü. Gerçekliği yok, gerçekçi/sahici değil çünkü!
Bizim, Osmanlı’dan koparıldıktan sonraki tarihimiz, var olma ya da yok olma çizgisinde gelişti. Halen de öyledir. Olası bir çözüm ne/nasıl olursa olsun, bizim varlığımızı sürdürebilip sürdüremeyeceğimizle bire bir bağlantılıdır.
Tarih tanıktır ki biz bu adada varlığımızı sürdürebiliyorsak, nedeni direnebildiğimizden ve Türkiye’nin garantörlük hakkını kullanabilip fiilen yanımızda yer alabilmesindendir. Ne Türkiye dışındaki diğer garantörlerin, ne BM’nin, ne AB’nin, ne NATO’nun, ne ABD’nin ne de dünyanın ya da başka bir etkenin, varlığımızı sürdürebilmemizde zerre kadar katkısı yoktur. Türkiye’nin garantörlüğü, bizim için öyle bir şeydir ama buna karşın, BM “stratejik” çözüm belgesinde, Türk garantisinin kaldırılmış olması beni şaşırtmadı. BM Genel Sekreteri Gutteres’in Gran Montana’da ortaya koyduğu ve çoğu kez övgüler düzülen) “Gutteres Çerçevesi”nde de zaten Türk garantisi çağdışı olarak nitelenmişti, unutmadık.
Neymiş efendim, Kıbrıs NATO’ya girecek ve NATO garantörümüz olacakmış. Kıbrıs’ta valilik de yapmış olan Ziya Paşa’nın çok bilinen “Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın” dizesini nasıl anımsamaz insan? Garantiler konusunda strateji belgesinde öngörülen NATO formülü tam da Ziya Paşa’nın dizesi ile bire bir nasıl da çakışıyor?
Bakın Filistin’ne, Dünyanın büyük çoğunluğu onları destekliyor ama fiilen yanlarında olan yok. Öyle de olunca başlarına gelene bakın!
Kim ne derse desin, bizim bu Ada’daki varlığımızın süregitmesi, kendi dinamiklerimiz yanında, Ada’da -fiilî caydırıcılık bağlamında- Türk garantisiyle askerî varlığının süregitmesini gerektirir. Şunu da belirteyim ki, geçmişte Annan Planı’nda, Gran Montana’da ya da başka bir yerde/biçimde Türk tarafınca da onay gören, budanmış ya da takvimlendirilmiş garantörlüğün hiçbir biçimi, -benim anlayışıma göre- kabul edilebilir değildi. Tümüne de zamanında karşı çıktım. Yine karşı çıkıyorum ve hep çıkacağım.
Türk garantisini bu kadar ve ısrarla isteyip savunmanın, benim bakımımdan hamasetle ya da politik/ideolojik saplantılarla ilgisi yoktur. Tüm halklar gibi benim halkımın da yaşam hakkı vardır ve var olan Dünya düzeninde bunu sağlayabilecek tek gerçeklik budur. Başka birçok rahatsız edici olumsuzluk var diye harakiri yapmaya gerek yok.
***
Çok uzun zamandır, temel sorun olarak, eşitliğimizin kabul edilmemesi dile getirilir. Kitlelerin algısı da öyledir. Oysa eşitliğin anlam kazanması için, varlığımızın güvencede olması gerekir. Değişik bir anlatımla, soyut bir kavram olan eşitliğin, bizim özel koşullarımızda anlam kazanması için somutlaşması ve fiilen yaşama geçirilebilir olması koşuldur ve bunu yalnız ve ancak Türk garantisi sağlayabilir.
Gerisi fasa fisodur ve garantörlük konusunda beni tatmin etmeyen bir belgenin/planın geri kalan kısmı üzerinde görüş belirtmeye gerek duymuyorum. Abesle iştigal etmiş olurum çünkü!