“Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat, bütün insanlığı şaşırtacak bir hal alabilir” der Mustafa Kemal Atatürk! Oysa biz, 2004’te Atatürk’ün tarih anlayışını bir yana bırakmak ve AB’nin “barış tarihçiliği” projesine ram olmakla, tarihimizin canına okuduk, toplumsal belleğimizde telafisi zor bulanıklıklar yarattık.

Hatırlatma anlamında, AB’nin, Kıbrıs sorununun iki tarafından tarih öğrenimini AB kriterlerine göre değiştirmelerini istediğini; biz buna uyup (Kıbrıs Türkleri olarak toplumsal hafızamızın bulanıklaşmasına karşın) 2004’ten itibaren tarih öğretimini AB’leştirirken Rum tarafı geleneksel nefret söylemini devam ettirdiğini belirtmeliyim.

Daha önce benim dışımda kullanan oldu mu bilmiyorum ama bizim özelimizde, AB’nin “barış tarihçiliği” kavramı yerine “tarih mühendisliği” kavramını kullanmak çok daha gerçekçi olur diye düşünüyorum ve hemen şu soru takılıyor kafama:

“Barış tarihçiliği” ya da “tarih mühendisliği”nin, “resmî tarih”ten ne farkı var? İkisinde de tarih, ideolojiye/siyasete ya da resmî görüşe göre dizayn edilmiyor mu?

***

Ne yazık ki tarih, çoğu kez Atatürk’ün tarih anlayışına ters biçimde yazılıyor. Bizim kendi tarihimizin yazımında da (ki ne yazık ki tam olarak yazılmadı), tarihi yapanlara, -canlı tanık olarak hayatta bile olsalar- sadık kalmayan tarih yazıcıları var. Bu gibiler, ideolojik/politik saplantılarını ya da resmi tarihin dayattıklarını tarih diye yutturmaya çalışırlar.

Resmi tarih bakış açısında da bunu görüyoruz. 1 Ağustos’un TMT kuruluş günü olarak kutlanması gibi. TMT’nin üç kurucusundan yani tarih yapanlardan ikisi, yani Rauf Denktaş ile Kemal Tanrısevdi öyle demiyor. (TMT’nin diğer kurucusu olan Burhan Nalbantoğlu hayata erken veda ederken hiç konuşmadı) Olgular, belgeler ve arşivler de öyle demiyor. Bunlara göre TMT’nin kuruluşu Kasım 1957. Bir tek kuruluş gününde grilik var ki bana göre grilik baskın değildir.

Sanıyorum ilk kez bu yıl, TMT’nin kuruluşu ile ilgili değişik teoriler de kaleme alındı. Ben, TMT’nin her yönü ile konuşulması, tartışılması, yazılmasından yanayım.

***

Özetle söylemek istediğim şu: Tarihimizi, Atatürk’ün, “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat, bütün insanlığı şaşırtacak bir hal alabilir” anlayışı ile yazmak, gerçekleri ve gerçeklikleri savunmak, değişik bir anlatımla Kıbrıs Türk Halkı’nın yaptığı tarihi, yapanlara sadık kalarak yazmak durumundayız.

Toplumsal belleğimizdeki bulanıklık da bunu gerektiriyor.