Devlet’in kabul ettiği enflasyon oranın asgarî ücrete yansıtılmaması, zaten var olan tartışmaları yeniden alevlendirdi. Benzer tartışma Türkiye’de de yapılıyor. Sorun zaten aynı kaynaktan besleniyor ama bakış açılarında farklılıklar var.
İki yıl önce, Mülkiye’den sınıf arkadaşım Prof. Dr. Orhan Çam’ın, Cumhuriyet gazetesinde, “Asgarî Ücret Çözüm Önerimiz” başlığı altında bir yazısı çıkmış. Günümüzde konu alevlenince, o yazısını işaret ederek sınıf arkadaşlarımızdan oluşan internet grubunda bazı açıklamalar yapma gereğini duydu. İzniyle o açıklamasını paylaşmak istiyorum.
“Kıymetli arkadaşlar,
Politikacılar ve bilim adamları asgari ücretin ve yoksulluğun enflasyonu önlemekle önlenebileceği konusunda hem fikirdirler. Bu koşullanma nedeniyle bu biçimsel çözüm önerisini savunurlar. Bu oyunun CHP bile farkında değildir.
Nasıl ki, bataklık kurutulmadan sivrisineklerden kurtulunmazsa, maaşlara zam yapılarak enflasyon ve yoksulluktan kurtulma olanağı yok gibidir. En etkili yöntem ise kamu hizmetlerinin kalitesini ve kantitesini yükselten sosyal devlet uygulamalarıdır. Bunun ölçüsü ise, vergi geliri oranının ulusal gelire olan oranıdır. Bu oran Türkiye’de %23 iken AB ortalaması %45’tir. Yani Türkiye AB’ nin yarısı kadar sosyal devlettir. ABD %35 ile Türkiye’den 1.5 kat daha sosyal devlettir. Türkiye’de yandaşların vergi afları, iadeleri, özelleştirme savurganlığı, yoksullaştırıcı faiz ve dış borç faizleri, yolsuzluklar, araba saltanatı, lüks tüketim gibi savurgan yönetsel harcamalar ve seçim yatırımları önlenebilse; Kamu sektörünün gerçek büyüklüğü %30 a yükseltilebilir.
Hizmetin kalitesi daha önemlidir. Örneğin İstanbul-İzmir otobanıyla evinize 7-8 saate ulaşabilirken, Londra’nın merkezinden Paris’in merkezine 2 saat 25 dakikada ulaşabilirsiniz. İzmir’den İstanbul’a arabanızla gittiğinizde 7-8 saate ulaşabilir ve ödediğiniz akaryakıt ücretiyle Londra’ya İstanbul’dan uçabilirsiniz.
Aliağa İzmir hava alanına İZBAN rötörleriyle 2 saatte ulaşır. Ancak trende tuvalet yoktur. Yaşlılar ve turistlerin ve halkın en önemli sosyal maliyetidir. Bu maliyet piyasa ekonomisi derslerinde okutulmaz.
Bence Türkiye’de kötü yönetimin bir nedeni de iktisat fakültelerinde 30 kadar piyasa ekonomisi dersine karşın, kamu ekonomisi derslerinin okutulmamasıdır. Politikacılar sosyal fayda-maliyet analizlerini bu derste okuyabilselerdi, köprü yerine tüp geçit, otoyol yerine hızlı tren ve deniz taşımacılığını savunurlardı. Köprülerin bir savaşta ilk hedef olacağını, metroların ise, kimyasal savaşta sığınak olacağını düşünürlerdi. Planlamadan gelen 1-2 milletvekili dışında diğerlerinden ses çıkmamıştır.
Aşağıda Cumhuriyet Gazetesinde 2 yıl önce yazdığım bir makaleyi sınıf arkadaşlarımın değerlendirmesine sunuyorum. Not: Cumhuriyette 400 kelime sınırı olduğundan açıklamakta zorlanıyoruz. Bu nedenle uzun bir açıklama yaptım.”
Sınıf arkadaşım Orhan Çam’ın, kolayca/rahatça anlaşılan açıklaması böyle! Kafa yormak isteyenler varsa, ortaya atılan düşünceleri bizim koşullarımızda ve bizim boyutlar bağlamında değerlendirsinler derim. Ben, tartışılan konunun akla bile gelmeyen bir yönü üzerinde duracağım.
***
Yıllarca önce, bu konuda ve bu sayfada bir yazım çıkmıştı. 4 Nisan 2009 tarihli “SEÇİM, ORAMS, İŞÇİ HAKLARINDA AYRIMCILIK (MI?)” başlıklı o yazımın “İŞÇİ HAKLARINDA AYRIMCILIK (MI?)” alt başlığı altında, noktası virgülü ile aynen şöyle demişim:
“Çalışma Bakanı Sayın Sonay Adem’in (rahmetle anarım) çalışma yaşamı ile ilgili projeleri konusunda ilk izlenimim, biri hariç, ana hatlarıyla (yani derinliğine girmeden) olumlu oldu.
Daha ilk andan bana olumsuz gelen proje, ‘yabancı işçi’lerin 1 Ocak 2008’den itibaren İhtiyat Sandığı’ndan çıkarılması, buna karşılık işverenden alınacak %5’lik ödentilerle yerli istihdamın desteklenmesinin öngörülmesidir.
Projenin, öngörülenin tersi yönünde işleme (yani yabancı işçi istihdamını teşvik etme) olasılığı yönündeki eleştirilere katılıyorum, ancak esas üzerinde durmak istediğim konu bu değil!
Açıkça söyleyeyim: Bir sosyal güvenlik kurumu olan İhtiyat Sandığı konusunda, amaç ve gerekçe ne olursa olsun, yerli-yabancı işçi ayırımı yapılmasını içime sindiremedim.
Anayasamız ‘Bu Anayasada gösterilen hak ve özgürlükler, yabancılar için, uluslararası hukuka uygun olarak yasa ile kısıtlanabilir’ demektedir. Yanılabilirim ama bu konuda ilk akla gelen ILO sözleşmelerinde böyle bir şey olmaması gerekir diye düşünüyorum. (Vakit bulup araştıramadım.) Ama velev ki uluslararası hukuka uygun görünse de böyle bir ayırımı aklım havsalam almaz. Amaç yerli istihdamı teşvikse bunun başka yolları olmalı!
CTP gibi sol olduğu iddiasında olan bir parti, işçilerin kardeşliğini düşüncesini de içeren sol felsefeye ters böylesi bir uygulamayı nasıl yapar?
Anlayan beri gelsin!
Ya sol görüşleri savunan sendikalar ve diğer sivil toplum örgütlerinin sessizliği!
Her şey bir yana, bu ayrımcılık etik de değil!
Sol gösterip sağ vurmak, her halde buna denir.”
***
Bayram değil seyran değil, eniştem beni niye öptü diye sorabilirsiniz. Öyle ya, asgari ücretten, enflasyondan söz ederken nereden çıktı bu yabancı işçiler konusu?
Açıklayayım: 2026’nın ilk asgari ücreti, duyurulan enflasyonun altında saptanmış olup Devlet, yurttaşlarına 6 aylık sürede 12000TL yani ayda 2000TL ek destek verecek ya! Bunun için kullanacağı kaynak yani istihdamı teşvik fonu, yapancı işçilerden gasp edilen ihtiyat sandığı primlerinden oluşuyor. Yabancı işçilerden, Anayasamıza göre özüne dokunulamayan evrensel eşitlik ilkesine, etiğe, sosyal devlet anlayışına, hele hele insancıl sol düşünceye aykırı olarak gasp edilen bir paradır söz konusu olan!
Konu günlerdir tartışılıp duruluyor. Birilerinden, özellikle sendikalarla “sol”um diyenlerden değişik, işin özüne dokunan bir ses bekledim. Maalesef çıkmadı.
Ben haykırıyorum: KKTC yurttaşı işçiler desteklenecekse desteklensin, bunu biz de isteriz ama Yabancı işçilerden gasp edilen paralarla değil! Bunun başka yolu bulunmalı! Hem yabancı işçilere enflasyonun altında bir asgari ücret uygun göreceksin, hem de KKTC yurttaşı işçilere, yabancı işçilerden gasp edilen paralardan oluşan ödeme yapacaksın. Olamaz öyle şey, olmamalı!