İsmail BOZKURT

Gezi, yaşamımın vazgeçilmezlerindendir. İlk kitabım olan “Kızıl Meydan’da Bir Uçak” gezi türündeydi. 

Yaptığım gezilerde Türkiye -hiç kuşkusuz- önemli yer tutar. Türkiye’nin ve özellikle Anadolu’nun her yanını gezmek gibi bir tutkum var. Ankara’daki üniversite (Mülkiye) öğrencilik yıllarımda başlayan Türkiye gezilerim hiç hız kesmedi. Öyle ki çok yakın bir tarihe kadar, Güneydoğu Anadolu dışında, Türkiye’nin bütün bölgelerini yani çok büyük bir bölümünü, Batum’dan Hatay sınırına tüm kıyı bölgelerini gezip gördüm.  

Güneydoğu gezisi ise çok uzun yıllardır hep gündemimde oldu ama bir türlü gerçekleşmedi.

Doğaçlama gezmeyi yeğlerim ama ne yazık ki bazı yerlere organize geziler (turistik tur ya da konferans, sempozyum, kongre, kurultay ve bunlar gibi etkinlikler) olmadan gidebilmeniz, -olanaksız değilse bile- çok zordur.  Organize gezilerde ise sizi yalnızca programda belirtilmiş yerlere götürürler. Genellikle serbest zaman da verilir ama yine de çok istediğiniz bazı şeyleri kaçırırsınız. Ben birçok organize gezide bunu yaşadım.

Yıllardır gündemimde olan Güneydoğu Anadolu gezisi, zorunlu olarak ve -başka biçimde gerçekleşme olanağım olmadığından- organize turla gerçekleşti. KKTC çıkışlı turda Ercan’dan Gaziantep’e uçtuk. Gaziantep, Şanlıurfa, Midyat, Mardin, Diyarbakır’ı dolaşıp Diyarbakır Havalimanı’ndan Ercan’a geri dönüş uçuşu yaptık.

Üç gece dört günlük turda on dokuz kişi, rehber ve “otobüs kaptanı”mızla birlikte yirmi bir kişi idik.

***

Her şeyden önce Güneydoğu Anadolu’nun turizm bakımından “markalaştığını” söyleyebilirim. Bizim turda yer alan Gaziantep, Şanlıurfa, Midyat, Mardin ve Diyarbakır da birer marka artık! Yalnız kent olarak değil barındırdıkları tarihsel/kültürel zenginliklerin çoğu da ayrı ve başlı başına birer markadır. Zeugma Müzesi, Göbeklitepe, Urfa’nın Balıklı Gölü, Harran gibi…

Neye dayanarak bunu söylediğimi sorabilirsiniz. Yanıtım yalındır: İnsanların oralara kitlesel akışından!  Türkiye’nin iç turizminde de, kişi olarak benim tahmin edemediğim kadar Güneydoğu’ya yoğunlaşma var. Her gittiğimiz yerde, Türkiye’nin değişik illerinden gelme otobüsler dolusu insan seli vardı.   

Küçümsemek anlamında söylemiyorum ama Roma’nın birçok mekânı yanında “Aşk Çeşmesi” ile “İspanyol Merdiveni”nin, milyonlarca insanın gitmeye can attığı “abartılmış”  “markalar” olduğunu gördüğümde şaşırmıştım. Oysa işin şaşılacak yönü yok. Kendiliğinden ya da  niteliğinden dolayı marka olunmaz ki! Reklam, tanıtım, lobi, pazarlama ve benzeri yöntemler de gerekiyor markalaşmak için! Eğer Aşk Çeşmesi ile İspanyol Merdiveni marka ise, Türkiye’nin dört yanında büyük olasılıkla yüzlercesi benzeri vardır. Eğer markalaşmamışlarsa bunun nedeni reklam, tanıtım, lobi, pazarlama ve benzeri yöntemlerin kullanılmaması ya da az kullanılmasıdır. Niteliklerinden dolayı değil!

***

         Güneydoğu Anadolu’nun tarih ve kültür zengini ile uygarlıklar mozaiği olduğu tartışılmaz. Ancak bölgedeki genel yapılaşmanın, bu kültürel - tarihsel birikime ve uygarlıklar mozaiği niteliğine uygun ve uyumlu olduğundan söz etmek olanaklı değil!

            Karadeniz, yeşil ile mavinin uyumlu coğrafyasıdır. İnsan yapılaşmanın da buna uyum sağlamasını bekler. Nerede? Karadeniz kentleri, -bazı istisnalar olsa da-  tam bir beton yığını görüntüsündedir. Güneydoğu Anadolu’daki yapılaşma da beton yığınlaşması biçimindedir. Bazı istisnalar dışında, o coğrafyanın kültürel ve tarihsel birikimine uygun genel bir yapılaşmadan söz edemezsiniz. En azından benim kendi algılamama göre durum bu! Göreceli olarak kültürel ve tarihsel birikimi barındıran kale çevrelerinde ya da sur içlerinde bile -ne yazık ki- yer yer betonlaşmayı görüyorsunuz. Midyat’ın mimarinin taşla biçimlendiği bölgesi içinde bile beton yığınları yükselmektedir. 

Suriye’nin Halep kenti tur bölgemizin hemen güneyindedir ve savaş öncesinde yapılaşmanın taşla biçimlendiği bir kent görüntüsünde idi. Yani ille de beton yığınlarına mahkûm değildir yapılaşma! Güneydoğu Anadolu’da ne yazık ki bu yok. 

Bir şey daha: Güneydoğu Anadolu, aslında bütünüyle yani kırsal bölgeleriyle de betonlaşma süreci yaşamaktadır. Tur süresinde çok sayıda kasaba ve köylerden geçtik. O kasaba ve köylerin pek bir özelliği kalmamış. Neredeyse tümüyle betonlaşma egemen durumda! Geleneksel evler pek görünmüyor artık!     

***

         Son olarak değinmeden edemeyeceğim bir konu var:         

Tarih ve kültür zengini Ada’nızda yalnız tarih öncesi ve uzak tarih boyunca değil yakın geçmiş bakımından da çok şeyler yaşandı. Özellikle Kıbrıs Türkleri açısından yakın geçmiş acı tatlı olaylarla doludur. Bu gerçeğe ve gerçekliğe karşın Kıbrıs’ın yakın geçmişi, turizm tanıtmalarında yer almaz. İstisnaları var mı bilmem ama rehberler de pek söz etmez yakın geçmişten! Bunu söylerken hamasî bir söylemden söz etmiyorum. Örnek olarak yüzlerce kişinin yaşamını kurtaran Baykal - Mağusa Suriçi yeraltı tüneli niye anlatılmasın ki? (Tünel ısrarla turizme açılmasa da!)

Benzer durum, Güneydoğu Anadolu için de geçerli!

Dört günlük Güneydoğu turumuz, Türk Kurtuluş Savaşı’nın ilginç coğrafyalarından birinde gerçekleşti. “Gazi” unvanını taşıyan Gaziantep, “Şanlı” unvanını taşıyan Şanlıurfa tur alanımız içindeydi.  Yani bölge, yalnız yüzlerce yıl öncesinden kalma zenginlikleri değil, yakın tarihin zenginliklerini de barındırmaktadır. Ne yazık ki tur sözleminde ne bu unvanların kaynağı, ne de nedeni ile ilgili bir anlatım yoktu, hatta tek sözcük bile yoktu. Bu kentlerin, Fransız işgalcilere karşı efsaneleşmiş bir direnişi, efsane olmuş direnişçileri de var. Bu efsaneler için de tek sözcük yoktu tur söyleminde!

Bu durum yadırgatıcı değil mi?