İlginç bir seçim kampanyasının son haftasındayız. Beş gün sonra (19 Ekim 1983) sandıklar “kurulacak.” Birinci turda bu iş bitmezse, sandıklar bir kez daha kurulacak!
Seçim kampanyası, Dünya’nın özellikle de yakın coğrafyamızın yangın yerine dönüştüğü ve her an patlayabilecek bir döneme rast geldi. Kıbrıs Türkleri’nin varoluş savaşımı bitmediği, moda deyimle beka sorunumuzun süregittiği, giderek daha büyük bir belanın bize yaklaştıkça yaklaşıyor olduğu bu durum seçim kampanyasında pek yankı bulmadı.
Buna karşın, öyle konular tartışılageldi ki akıllara ziyan! Garantiler daha doğrusu Türkiye’nin garantörlüğü mesela… Yok şöyle olunca böyle olurmuş, böyle olunca şöyle olurmuş falan filan!
Oysa bu konu çok açık seçik: Türkiye’nin garantörlüğü, kendisi istemediği ya da zorla boyun eğdirilemediği süre oradadır. Yani diğer garantörler ya da Kıbrıs Rum tarafı Türkiye’yi garantörlükten çıkaramaz. Fiiliyatta bu hakkını kullanabilir mi Türkiye? Güçlü ve kararlı ise bal gibi kullanır.
Ve de, garantörlük Türkiye ve genel anlamda Türk tarafının elinde müthiş bir kozdur. Rum Yönetimi, şu ya da bu biçimde, aslında bir darbe ile işgal ettiği Kıbrıs Cumhuriyeti’ni sahiplendi ama kendi coğrafyasında öyle değil ve sonuçta öyle olması için Türk tarafını tatmin edecek bir formüle razı olmaktan başka çaresi yoktur.
***
Diğer bir konu: Efendim, Türkiye 1974’te, ortaklığa dayalı 1960 anayasal düzenini yeniden kurmak için Kıbrıs’a çıkmış ama bunu yapmadığı için “işgalci” olmuş!
A gardaşım, doğrudur Türkiye 1974’te 1960 anayasal düzenini yeniden kurmak için Kıbrıs’a çıktı ama BM onu iki kez “ateş kes”le durdurdu. Hem 20 Temmuz’da (1974) başlayan ilk harekâtta, hem ikinci (14-16 Ağustos 1974) harekâtta! Üstüne üstlük, bu yetmezmiş gibi, 4 Mart 1964 kararıyla (ve daha sonra gelen kararlarla) aynı BM, iki aslî ve kurucu ortaklı 1960 anayasal sistemini ortadan kaldırarak, iki kurucu ve aslî ortağından birini (Kıbrıs Rumları), 1960 anayasal sistemine ters biçimde 1960 anayasal sisteminin tek unsuru olarak kabul etti. Yani hem ateşkesi dayattı, hem kendisi 1960 anayasal sistemine ters bir düzen kurulmasına onay verdi.
Devam edeyim mi? Garantör İngiltere’yi saymıyorum ama AB’ye ne demeli? Kendi değerlerine ters biçimde, BM’nin onay verdiği 1960 anayasal sistemine ters bir düzenin “hık deyicisi” olmadı mı?
Daha da devam edeyim mi? BM’nin 4 Mart (1964) kararından sonra Türkiye ile Yunanistan Kıbrıs’ta 1960 anayasal sisteminin kalmadığını ve Ada’da iki otonom yönetim olduğunu açıklamadılar mı? 1977’de Denktaş Makarios doruğu, 1979’da Denktaş-Kiprianu doruğu ile coğrafi federasyon arayışına girmediler mi? Annan Planı ya da Gran Montana’ya kadar giden sürece ne demeli peki?
Yani ve sözün kısası körleşme, borudan bakma, siyasal ya da ideolojik takıntı olur da bu kadarı olmaz.
***
Oluşan ya da oluşturulan güçlü bir algıya göre eşitlik konusu çözümlenirse Kıbrıs sorunu çözümlenir(miş). Bana göre hikâye çünkü Kıbrıs sorunundaki çıkmazların başında, (Kıbrıs Türkleri bakımından) güvenlik sorunu gelir. Güvenlik sorunu sağlam temellere oturtulmayan bir çözüm, (nasıl bir çözüm olursa olsun) kalıcı değildir ve orman kanununun geçerli olduğu bu dünyada, Kıbrıs Türkleri’nin güvenliğini bir tek Türk Silahlı Kuvvetleri sağlayabilir. Gerisi (BM, AB, ABD vs) sadece martavaldır, bumerangtır, intihardır, harakiri yapmaktır, bile bile lades olmaktır, binilen dalı kesmektir.
***
Gerçek, hiç de romantik ve kulağa hoş gelen siyasal söylem ve sloganlarla, seçim nutukları/söylemleriyle dile getirildiği gibi değil, hiç değil!
Bu düşüncelerle, KKTC seçmenine sandığa gitmekten kaçınmamasını ve aklını, mantığını, vicdanını kullanarak sandığa muhakkak gitmesini öneririm.