Hayvan üreticileri, bu ülkede sesini ilk kez yükseltmiyor. Geçmişte de etkili eylemleri oldu ve başarılı bir sivil örgüt görüntüsü verdiler. Bu bağlamda 1980’li yılların başında da, aktif politika yaşamım sürerken Meclis tutanaklarına bolca yansıyan bir “kuzu sorunu” yaşandı.
. Bu “kuzu sorunu”nun anlatan bir öyküm var. 1980’lerin başında yaşanmıştır. Bu öyküyü paylaşmak istiyorum:

“KUZU TÜCCARLARI
Yeni seçilmiş, çiçeği burnunda iki genç milletvekili idiler. Birkaç ay önce yapılan seçimlerde (1981 seçimi) partileri büyük başarı kazanmış, ancak iktidar olamamıştı.
Parlamentoda, ana muhalefet olarak kıyasıya bir muhalefet yapıyorlardı. Seçimden yeni çıkmanın hızı henüz kesilmediğinden, muhalefeti canlı tutmaya çalışıyorlar; bu amaçla bir yandan parlamentoda iktidarı kıyasıya eleştirirken, diğer yanda kentlerde ve köylerde toplantılar yapıp muhalefette olmanın rahatlığı ve sorumsuzluğu ile verip veriştiriyorlardı.
Genç milletvekilleri, kısa sürede ortamdan eziklik duymaya başladılar. Bu eziklik, onlarda huzursuzluk yaratıyordu.
Yapılan toplantılarda onlara söz düşmüyor, gerek parti içinde, gerek parlamentoda, gerekse dıştaki toplantılarda konuşan hep parti kodamanı deneyimli milletvekilleri oluyor, onlara yalnızca söylenenleri dinlemek düşüyordu. Oysa kendilerini göstermek, kanıtlamak için can atıyorlardı.
Seçim süresinde de böyle olmuştu. Düzenlenen toplantılarda, meydanlardaki mitinglerde, figüran olmaktan öteye geçememişlerdi. Konuşanlar, ortada görünenler yine deneyimli denilen parti kodamanları oluyordu.
Bir gün karar verdiler: İkisi bir köy gezisi yapacaklar; özgürce konuşup kendilerini kanıtlayacaklardı...
Kente epeyce yakın bir köye gidip kahveye oturdular. Hemen bir halka oluştu çevrelerinde!
Kahveye girdiklerinde, herkes ayağa kalkıp onlara “hoşgeldin” demişti. Ağırlanmaları için yarışıyordu kahvedekiler! İçtikleri kahvelerden sonra bol bol lokum topladılar. Kahveci, her “benden de” diyenin ikramı olarak birer lokum getiriyordu önlerine.
Artık konuşmaları gerekiyordu seçmenlerine! Ancak çok kolay sandıkları bu işe başlayamıyorlar, dereden tepeden söz edip duruyorlardı.
Daha yaşlı olanı, son parlamento toplantısında gündem dışı konuşan deneyimli partidaş milletvekilini anımsadı. Köylünün, satılmayıp elde kalan kuzularından söz ediyor, hükümete şiddetle yükleniyordu. Konuşmadan sonra ilgili bakan söz almış, bakanın konuşmasından sonra aynı milletvekili bir kez daha yüklenmişti. Son sözün daima milletvekiline ait olduğunu öğrenmişti böylece.
O konuşmalardan, “kuzu sorununun” güncel olduğunu anlamış ve sorunla ilgili epeyce bilgiler edinmişti. O gün parlamentoda olmasaydı, ülkede bir “kuzu sorunu” olduğunun ayrımında bile olmayacaktı.
Mal bulmuş mağrubi örneği, hemen konuya balıklama girdi. Arkadaşı bu işe bayılmıştı. “Kafayı iyi çalıştırdı bizimki” diye düşündü. “Tam da güncel konuyu yakaladı” ve o da arada söze karışarak arkadaşını helikledi.
Baştan sona kuzu sorunu irdelenmiş oldu o akşam.
Ancak, yaşça büyük milletvekili, durumda bir gariplik sezmişti. Sezmişti sezmesine de bunun ne olduğunu kestiremedi. Seçim kampanyası sırasında, bol bol resimli afişler ve broşürler dağıtmışlar; duvarları, ağaçları, becerebildikleri her yeri resimli afişleri ile donatmışlardı. Kaç kez gazetelerde resimleri, televizyonda görüntüleri yayınlanmıştı. Bu bakımdan kahveye girdiklerinde kendilerini tanıtma gereği duymamışlar; milletvekili olduklarına göre, herkesin kendilerini tanıdığını varsaymışlardı. Oysa kahvedekilerin kendilerini tanıyıp tanımadıklarından emin değildi. Epeyce duraksadıktan sonra kahvede oturanlara sordu birden:
“Bizi tanıyorsunuz, değil mi?”
“Tanıyoruz elbette,” diye yanıtladı birkaç köylü.
“Kimiz peki?”
Az önce “tanıyoruz” diyenler hemen yanıt vermedi. Sustular. Tam karşılarında oturan, geldikleri andan beri ilgisini kesmeden konuşmaları dinleyen, sık sık da araya giren orta yaşlı, babacan adam “sizi nasıl bilmeyiz,” diye sordu gülerek. “Siz kuzu tüccarı değil misiniz?”
İki genç milletvekili fena bozuldular bu yanıta. Başlarından kaynar sular döküldü. Bakıştılar, yutkundular, sararıp bozardılar.
“Yani biz kuzu tüccarına mı benziyoruz şimdi,” diye sordu daha genç milletvekili.
“Kuzu tüccarısınız tabii. Sizi tanımayacağımızı mı sandınız?”
Milletvekilleri yeniden bakıştılar. Bu bakışmada gözleri ile konuştular. Gülmeli miydiler, ağlamalı mı? Yaşça küçük olanı, gülmemek için kendisini zor tuttu.
İşi bozuntuya vermektense, işin içinden güle oynaya çıkmanın daha iyi olacağı konusunda bakışları ile uzlaştılar sonunda.
“Amma yaptınız ha,” dedi daha yaşlı milletvekili. “Şaka yapıyorsunuz. Bizim milletvekili olduğumuzu biliyorsunuz da mahsustan öyle dediniz bize!”
“Hııı,” diye bir ses çıktı kahvede oturanların birçoğunun ağzından. Aynı anda! Şaşma sırası onlarda idi bu kez.

        Ve kahvedeki hava değişti birden. Sanki arı kovanına çomak sokmuşlardı. Kahvedekiler, dertlerini, sorunlarını peş peşe dizmeye başladılar. Dert küpü idi mübarekler.
      Milletvekilleri makineli tüfek taraması altında kaldıklarını sandılar.
        Köylülerden ayrılıp araba ile hareket ettiklerinde, “oh be,” dedi daha genç milletvekili. “Dünya varmış.”
        “Sersemleştim yahu,” dedi diğeri. “Keşke sormasaydım bizi tanıyıp tanımadıklarını. Varsın kuzu tüccarı olarak bilseydiler bizi! Ama anlamadığım bir şey var. Sen de ayrımındasın, sanırım. Bizimkiler, geçen gün parlamentoda ne dedilerse, onları yineledim ben. Bizi nasıl kuzu tüccarı sanırlar?”
        “Doğru! Demek ki bizimkilerin yaklaşımında ve aynı şeyleri yineleyen bizde bir yanlışlık var. Yoksa bizi niye kuzu tüccarı sansınlar?””

***

        Son günlerin en güncel konusu olan et fiyatları ile hayvan üreticilerinin eylemleri, bana o zamanki kuzu sorunu ile zaman zaman ortaya çıkan üretici eylemlerini anımsattı.
        “Şiddet/yıkma/tahrip etme” gibi olayları, olayın/olayların kişiselleştirilmesini ve insan kişiliğine yapılan saldırıları, demokratik eylemlere yakıştıramıyorum. Onun dışında her demokratik eyleme sempati duyarım. 
         Artık aktif siyaset yapmıyorum ve giderek olayları tümüyle/ayrıntılarıyla izleyemiyorum. Bu bakımdan konu ile ilgili yorum yapmayacağım ama kafamı kurcalayan bir husus var:
        Genelde ve mantıken hayvan üreticileri ile kasaplar karşı karşıya gelirken bu son eylemde aynı saftalar! Sendikalar da üreticilerin yanında ve hepsi birlikte bu konudaki Hükümet politikalarına karşı çıkıp eyleme destek veriyorlar. Üstelik bu destek, sempatinin/dayanışmanın ötesinde, özde gibi! En azından benim algılamam öyle!
        Bu demektir ki hayvan üreticileri + kasaplar + sendikalar aynı çizgide! Böyle olması, geniş tabanlı bir uzlaşı için fırsat değil mi? Ya da öyle olması mantıklı değil mi? Yoksa aradaki fark o kadar mı çok büyük?