Bu ülkede siyasal partilerin yarıştığı ilk seçim, yarım yüzyıl önce 1976’da gerçekleşti. Bu, günümüzde de yürürlükte olan 1976 Seçim ve Halkoylaması’na göre yapılan ilk seçimdi. Taslağını el yazımla kaleme aldığım 1976 Seçim Ve Halkoylaması Yasası, ilgili Meclis komitesinde 21 (yirmi bir) toplantıda tamamlanabilmiş; Meclis Genel Kurulu’nda tartışmalı 13 (on üç) birleşimden sonra yasalaşabilmişti. Yani Yasa, toplam 34 toplantıda didik didik edilmişti. Nitekim, oy kullanma ve oyların değerlendirilmesine yönelik kuralları dışında (çarşaf liste konusu, karma oyun kaldırılması gibi) pek değişikliğe uğramadı.
Bundan önce kabul edilen Siyasi Partiler Yasası’nın taslağını da el yazımla ben kaleme almıştım. 1975 Siyasal Partiler Yasası çıkıp da partiler kurulmaya başlanınca, iç siyaset kazanı daha çok kaynamaya, dönemin siyasal erkine karşı yapılan eleştirilerin şiddeti artmaya, ulusal davaya yoğunlaşan siyasetin gündemi iç politikaya da yönlenmeye başladı.
Daha önce de bu sayfada dile getirdiğim gibi, partileşmenin özünde olması gereken “demokratiklik” ve olmaması gereken “hukuksuzluk” ve “partizanlık” konularında daha ilk günlerden birçok olumsuzluklar yaşandı; ta baştan kabul edilmesi olanaksız hukuk dışılık ve partizanlıklar sergilendi.
Fuat Veziroğlu, partileşmenin başlamasından hemen sonra, 11 Kasım 1975 tarihli Meclis birleşimdeki konuşmasında, demokrasimiz “biraz yaralı, biraz topal ve biraz hastalıklı işlemeye başlamıştır” diyerek, aslında günümüze kadar süregelen bir durumu tescillemişti.
Ne yazık ki yarım yüzyıl önce “biraz yaralı, biraz topal ve biraz hastalıklı” işlemeye başlayan demokrasimiz/parti sistemimiz, yarım yüzyıl sonra (1976-2026), iyiye doğru gitmeyi bir yana bırakın, “yarası/topallığı/hastalığı” “kronikleşmiştir.” Üstelik görevi kötüye kullanma, rüşvet, sahtecilik, hırsızlık ve liyakatsizlik de tavan yapmış, berbat bir duruma gelinmiş, kokuşmuşluk çürümüşlüğe dönüşmeye başlamış olup seçime -ne yazık ki- saygınlığı dibe vuran bir siyaset kurumu ile giriyoruz.
Bu seçimde, karma oy kullanma hakkı elinden alınarak istencini/iradesini özgürce kullanmaktan yoksun kalan seçmen, her şeye karşın ne oranda sandığa gidecek ve nasıl bir irade ortaya koyacak? Saygınlığı bütünsel olarak ayaklar altında sürünen siyaset kurumunda hangi partilere şans tanıyacak? Daha da önemlisi, seçmen iradesiyle sandıktan çıkacak olanlar, kendilerine tanınan şansı kullanacaklar mı, kullanabilecekler mi, bu halkın “makûs” talihini tersine çevirecekler/çevirebilecekler mi?
Siyaset bilimi eğitimi almış ve yaşamının önemli bir bölümünü aktif siyasette geçiren bir kişi olarak, -ne yalan söyleyeyim- tahmin yürütmekte zorlanıyorum. Havada “umursamazlık,” “belirsizlik,” “ümitsizlik” ya da -belki de- “fırtına öncesi sessizlik” var gibi!
Hep birlikte göreceğiz.